Kartal Busbey
09-26-2007, 08:51
Aba altından değnek göstermek: Sakin, yumuşak görünmekle
birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak."Sakın onlara aba
altından değnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın."
Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?: "Tamam, ilgililer bu işe
karışabilirler, ama sen neci oluyorsun" anlamında kullanılır.
Abayı yakmak: Gönül verip âşık olmak, tutulmak."Türkmen kızına
abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu."
Abbas yolcu: 1. Yola çıkmaya kesin kararlı."Abbas yolcu! Daha fazla
oyalamayın." 2. Ölmek üzere (olan). "Komaya girdi, abbas yolcu mu
ne?"
Abesle iştigal etmek: Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle
vakit geçirmek."Şu yaşa geldin, ama abesle iştigal etmekten
vazgeçmedin."
Abuk sabuk konuşmak: Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan,
tutarsız, saçma sapan söz söylemek. "Yeter artık, abuk sabuk
konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım."
Abur cubur: Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen,
yemek yerini tutmayan yiyecekler."Ne diye çocukların karnını abur
cuburla doyuruyorsun?"
Aceleye getirmek (dara getirmek): 1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp,
zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. "Tezgâhtar
aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş."2. Zaman darlığı
sebebiyle gereken özeni göstermemek. "Yazın hiç de güzel değil,
aceleye getirmişsin."
Acemi çaylak: Toy, tecrübesiz, beceriksiz. "Acemi çaylağa bak hele!
Sen mi tamir edeceksin o saati?"
Acı çekmek (duymak): 1. Ağrı, sızı duymak. "Kazadan sonra çok acı
çekti." 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak."Eşini kaybedeli on yıl oldu
ama o hâlâ acı çekiyor."
Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek): Bir şeyin verdiği acı, üzüntü
benliğinde derin iz bırakmak."Elindeki tek evi de yanıp kül olunca
acısı yüreğine işledi."
Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü
yaşamak."Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum."
Acısını çıkarmak: 1. Acılığını yok etmek."Yağda kavurarak acısını
aldı."2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan
gidermek. 3. Öç almak."Bir gün bana yaptıklarının acısını senden
çıkaracağım."
Acı soğuk: Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk."Acı soğuk
insanın iliklerine işliyordu."
Acı söz: İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz."Bu acı
sözlerine kim katlanır sanıyorsun?"
Aç acına: Aç olarak, hiçbir şey yemeden."Bu iş aç acına yapılmaz."
Açığa çıkarılmak (alınmak): İşinden çıkarılmak, görevine son
verilmek."İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı."
Açığa vurmak: Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya
çıkarmak."Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu."
Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka
bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak."Kasiyerin salı günü
akşamı on bin lira açığı çıktı."
Açığını bulmak: Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya
çıkarmak."Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün."
Açık alınla: Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle."Hemen her işten
açık alınla çıkar onlar."
Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma
yetkisi tanımak.
Açık fikirli: Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi
karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse."Bu
toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır."
Açık kalpli (yürekli): Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan
kimse."Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim."
Açık kapı bırakmak: Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme
imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı
davranmak."Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi
düşünebilme fırsatları olsun."
Açık konuşmak: Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek."Daima
açık konuşan insanları severim."
Açık saçık: Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış,
elbise)."Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?"
Açık seçik: Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar
görülebilen."Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek
istediğini."
Açıkta kalmak (olmak): 1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz
kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum
olmak."Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca."
Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir
elde etmek, para kazanmak."Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir
kural hâline getirdi."
Açık vermek: 1. Geliri, giderini karşılamamak."Maaşımız yetmeyecek
bu ay, galiba açıkvereceğiz."2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi
farkında olmadan belli etmek."Dikkat et de düşmanlarına açık
verme."
Açlıktan nefesi kokmak: 1. Çok fazla yoksulluk içinde
bulunmak."Dün açlıktan nefesimkokuyordu ama bugün çok şükür
karnım tok."2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda
kalmak. "Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır."
Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten
yaşayamaz hâle gelmek."Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz
kalmış durumda." Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet
hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı
şiir
Adama dönmek: Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek."Kapılar,
pencereler boyanınca ev adama döndü."
Adamdan saymak: Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet
vermek, saygı duymak. "Seni adamdan saydım diye mi naz
yapıyorsun?"
Adam etmek: 1. Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye
getirmek."Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana."2.
Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak."Bu
arabayı eninde sonunda adam edeceğim."
Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru
çocuğu."Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi."
Adam içine çıkmak: Topluluğa karışmak, eşe dosta gitmek, değerli
insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek."Adam
içine çıkmayalı uzun zaman oldu."
Adam olmak: 1. Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi
olmak."Umarım o da bir gün adamolur."2. Onarılıp işe yarar hâle
gelmek.
Adam (insan) sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini
kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. "Sen üzülme,
baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar."
Adam sen de (adaaaam!): Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması
gerektiğini anlatmak için söylenir."Adam sen de, o katılmazsa
katılmasın, biz birlikte oynarız."
Adam sırasına geçmek (girmek): Toplumda kendisine daha önce
değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir
olmak."Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu."
A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle, baştan aşağı."Bu sınıfın düzeni
a`dan z`ye kadar bozuk."
Adı batmak: Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez
olmak. "Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!"
Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak."Bir kere adı çıkmış, ne yapsa
fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu."
Adı kalmak: Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra
adı dillerde dolaşır olmak."Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal
güzelliklerin sadece adı kalacak."
Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o
olaya karıştığı söylenmek."Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı
söyleniyor. Doğru mu?"
Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. "Bir
daha o eve adım atmamaya yeminliyim."
Adını anmamak: Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek;
unutmuş görünmek."Evi terk eden oğlunun adını anmamakta
sonuna kadar kararlı."
Adını koymak: 1. İsim vermek. "Yeni doğan çocuğun adını Ali
koydular."2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak."Önce
adını koyalım da ona göre hareket edelim."
Adını vermek: 1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık
verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. "Benim adımı ver ki işlerin
çabuk görülsün."
Aforoz etmek: 1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan
çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen
koparmak."Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı."
Ağır aksak: Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak."Her zaman işleri
ağır aksak yapıyorsunuz."
Ağır basmak: 1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak, gücü
üstün gelmek, istediğini yaptırmak."Politik gücü ağır basınca ihaleyi
kazandı."
Ağır başlı: Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına
yapan kimse."Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır."
Ağırdan almak: Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak,
isteksiz görünmek."Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü
anlamıyorum."
Ağır elli: 1. Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2. Vurduğu
zaman çok acıtıp can yakan."Adamın eli amma da ağırmış, ense
köküm hâlâ ağrıyor."
Ağır gelmek: 1. Ağrına gitmek, onuruna dokunmak."Haketmediğim
şu sözler öylesine ağırgeldi ki bana."2. yapılması güç gelmek."Bu
yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi
ihtiyara."
Ağır hastalık: Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli
hastalık."Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve
zayıf kaldı."
Ağır söz: Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan,
dayanılması güç söz."Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti."
Ağız aramak (veya yoklamak): Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek
yolda dil kullanmak."Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?"
Ağız (söz) birliği etmek: Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi
yapmak ya da söylemek."Ağız birliği etmeli, hep birlikte
savunmalıyız kendimizi."
Ağızdan laf (söz) çekme(çalmak): Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı
konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. "Boşuna uğraşma,
ağzından laf çekemezsin onun."
Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip
durmak."Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu
sözü!"
Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak."Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi."
Ağız, dil vermemek: 1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2.
Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak."Kurşuna dizilmeyi
göze aldılar ama ağız, dil vermediler."
Ağız eğmek: Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu
dökmek. "Ölürüm de ağız eğmem o adama!"
Ağız kalabalığı: Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler."Asıl
meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!"
Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söyleyip çok
konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak."Ağız
kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları."
Ağız kavafı: Karşısındakini ikna etmek için diller döken, çok
konuşan, gerekli gereksiz söz söyleyen kimse."İğreniyorum şunun
gibi ağız kavafı heriflerden."
Ağız yapmak: Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla
duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek
biçimde konuşmak."Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!"
Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan,
anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran."Haydi yürü, ağzı açık
ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine."
Ağzı (bir karış) açık kalmak: Çok şaşırmak, şaşakalmak. "Onca
seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı
açık kaldı."
Ağzı kalabalık: Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler
söyleyen."Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş."
Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli
olmak. "Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına
vardı."
Ağzı laf yapmak: Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği
olmak."Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı."
Ağzına (veya ağzının içine) bakmak: 1. Ne diyeceğini beklemek. 2.
Onun sözüne göre hareket etmek."İyi, yemek için de onun ağzına
bak bari!"
Ağzına baktırmak: Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile
dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek."O, ağzına
baktırmasını bilen ender hatiplerdendi."
Ağzına bir parmak bal çalmak: Amacına ulaşmak için birini tatlı
sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini
yaptırmak."Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her
istediğini yaptır."
Ağzına girmek: Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla
yaklaşmak."Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına
gireceklerdi."
Ağzına lâyık: Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli
yiyecek anlamında."Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!"
Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamayı becerememek, sırrı
hemen açığa vurmak."Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl
oluyor da açılıyorsun?"
Ağzında gevelemek: Açık olarak söylememek, belirli
konuşmamak."Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen
söyle, çok işim var."
Ağzından bal akmak: Çok tatlı, hoşa gider biçimde
konuşmak."Konuş, konuş hele; ağzından bal akıyor."
Ağzından çıkanı kulağı işitmemek: Sözlerini tartmadan,
düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan
konuşmak."İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın
duymuyor."
Ağzından düşürmemek: Bir kimseden veya bir şeyden her zaman
söz etmek."Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından
düşürmedi."
Ağzından girip burnundan çıkmak: Çeşitli yollara başvurarak birini
bir şeye razı etmek; veya kandırmak."Ağzından girip burnundan
çıktı ve ondan para koparmayı başardı."
Ağzından kaçırmak: Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup
söyleyivermek."Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri
söyleme."
Ağzından laf almak (çekmek): Bir kimseyi değişik yollarla ve
ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek."Boşuna
uğraşma, ağzımdan laf alamazsın."
Ağzından yel alsın: Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere
karşı "ağzını hayra aç" anlamında söylenir."Bugün kötü şeyler mi
bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?"
Ağzını açıp gözünü yummak: Kızgınlık ile sonunu düşünmeden
ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret
etmek."Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu."
Ağzını aramak: Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz
almak, istediğini öğrenmek."Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp
satmayacağını öğren."
Ağzını bıçak açmamak: Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir
sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak."Boşuna
uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor."
Ağzını havaya (poyraza) açmak: Umduğunu elde edememek, fırsatı
kaçırdıktan sonra boş yere beklemek."Evi o zaman alacaktın, artık
geçti, bundan sonra ağzını havaya aç."
Ağzını kapamak: 1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini
düşünerek birinin konuşmasını önlemek."Ağzını kapatamazsak
konuşup bizi elâleme rezil edecek."
Ağzının içine bakmak: Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice
dinlemek."Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine
bakıyorlardı."
Ağzının kokusunu çekmek: Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum
ve davranışlarına katlanmak."Yeter artık, daha fazla senin ağız
kokunu çekemem."
Ağzını öpeyim (seveyim): Sevindirici bir söz söyleyene "ne güzel,
hoş söyledin" anlamında kullanılır.
Ağzının payını vermek: Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir
kimseyi yaptığına pişman etmek."Demek öyle, ben de senin ağzının
payını vermezsem bana da Hasan demesinler!"
Ağzının suyu akmak: Çok beğenip isteyecek duruma gelmek,
imrenmek."Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı."
Ağzının tadı kaçmak: Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir
kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak."Şu vızır vızır işleyen yol
burdan geçince ağzımızın tadı kaçtı."
Ağzının tadını bilmek: 1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin
güzelini, iyisini bilmek, anlamak."Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının
tadını da biliyorsun hani."
Ağzı sulanmak: İmrenmek."Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye
başlayınca benim de ağzım sulandı."
Ağzı süt kokmak: Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak."Şu ağzı süt
kokan mı yarışacak benimle."
Ağzı var dili yok: 1. Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2.
Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan."Telâşlanma sakın, ağzı var
dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez."
Ağzıyla kuş tutsa...: "Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da"
anlamında kullanılır."Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım
atamaz."
Ah almak: Birinin bedduasını üstüne çekmek."Zalimliğine devam
edersen daha çok kişinin ahını alacaksın."
Ahı çıkmak: Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini
göstermesi.
Ahı tutmak: Zulüm görenin bedduasının yerini bulup
gerçekleşmesi."Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu
görecek o."
Ahı yerde kalmamak: Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini
göstermek."Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz
üstü sürüneceksin."
Ahkâm çıkarmak: Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara
varmak."Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye
ahkâm çıkardı."
Ahmak ıslatan: İnce ince yağan yağmur, çisenti."Böyle yürümeye
devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek."
Ahret kardeşi: Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan
kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Ahrette on parmağı yakasında olmak: Haksızlığa uğrayışını bu
dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahrette)
kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması."Hakkımı vermedin
ama ahrette on parmağım yakanda olacaktır."
Akan sular durmak: Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir
nokta kalmamak."Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan
sular durur, kolay anlaşırsınız."
Akıl defteri: Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük
defter, muhtıra defteri, ajanda.
Akıl etmek: Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak."Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl
edemedim."
Akıl hocası: 1. Birine yol gösteren, akıl öğreten kimse. 2. Herkese
akıl öğretmeye meraklı kimse."Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma,
biz işimizi senden iyi biliriz."
Akıl kârı olmamak: Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş
olmamak."Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?"
Akıl kutusu (kumkuması): Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç."Akıl kutusu
mübarek, her meseleyi çözüyor."
Akıllara durgunluk vermek: Çok şaşılacak bir şey olmak."Bir
görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı."
Akıllı uslu: Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın
davranışlarda bulunmayan."Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor."
Akıl öğretmek (vermek): Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede
bulunmak, bilgi vermek."Sana akıl verecek bir adam da mı
bulamadın?"
Akıl sır ermemek: Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini
anlayamamak."Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır
erdiremedim."
Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş
uğrunda boşuna çaba sarf etmek."Desene boşuna kürek çekmişiz,
olmayacak bu iş."
Akla karayı seçmek: Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca
kadar çok zahmet çekmek."Seni buluncaya kadar akla karayı
seçtim."
Aklı almamak: 1. Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2.
Anlamamak."Şu işleri bir türlü aklım almıyor."
Aklı başına gelmek: 1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca
davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek."Çabuk koşun,
nihayet kendine geliyor!"
Aklı başından gitmek: 1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne
yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi
düşünememek."Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım
başımdan gitti."
Aklı başında olmamak: 1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2.
Bayılmak, kendisinden geçmek."Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek."
Aklı çıkmak: Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok
korkmak."Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor."
Aklı durmak: Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek."Resmi öyle
güzel yapmış ki görsen aklın durur."
Aklı karışmak: Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak."Dur
hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı."
Aklı kesmek: Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine
inanmak."Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor."
Aklına düşmek: 1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce
doğmak."Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?"
Aklına esmek: Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya
karar vermek."Birden aklına esti, kalkıp sahile indi."
Aklına gelen başına gelmek: Olmasından korktuğu şeyin zarar verici
etkisine uğramak."Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı."
Aklına gelmek: 1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek,
tasarlamak."Aklıma geldi, kalkıp babama gittim."
Aklına koymak: 1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek."Bu
sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum."2. Bir fikri başkasına
aşılamak.
Aklına (aklını) takmak: Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre
sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul
etmek."Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum."
Aklına yer etmek: Uygun bulduğu bir düşünce kafasına
yerleşmek."Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah."
Aklından zoru olmak: Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice
davranışlarda bulunmak."Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var
senin?"
Aklını almak: Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına
almak."Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti."
Aklını başına almak (toplamak, devşirmek): Mantıksız, ölçüsüz
davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola
girmek."Aklını başına al, yoksa bu içki seni götürecek."
Aklını başından almak: Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma
getirmek."Gördüğü ev aklını başından aldı."
Aklını (bir şeyle) bozmak: 1. Sapıtmak, delirmek. 2. Yalnızca
ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir
mesele düşünmemek."Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu."
Aklını çalmak (çelmek): 1. Kararından, niyetinden vazgeçirip başka
bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak, ayartmak."Aklını çelip onu
evlenmeye razı et."
Aklını peynir ekmekle yemek: Akılsızca, şaşkınca, delice işler
yapmak."Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi
yedin?"
Ak pak: 1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz
tenli."Ne kadar da ak pak bir çocuk."
Akşama sabaha: Neredeyse, pek yakında, kısa bir süre
içinde."Konuklar akşama sabaha burada olurlar, sakın bir yere
kaybolma!"
Akşamdan kavur, sabaha savur: Kazandığını günü gününe
harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu
anlatmak için kullanılır.
Akşamı iple çekmek: Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek."Ne
güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum."
Alacağına şahin, vereceğine karga: Alırken bütün gücünü kullanan
ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin
bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan
kimse için kullanılır."Ne adamsın be! Alacağına şahin, vereceğine
karga! Yazıklar olsun!"
Alacağı olsun: "Günün birinde ondan öcümü alırım" anlamında göz
korkutmak için söylenir.
Al aşağı etmek: Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek."Ya,
gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!"
Al birini vur birine (ötekine): Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe
yaramaz."Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine."
Alçak gönüllü olmak: Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan
daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme
durumu."İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü
olmaktır."
Al gülüm ver gülüm: 1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun
olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
Alı al, moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş
(olarak)."Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir
şekilde yetişebildim."
Alıcı gözüyle bakmak: Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden
geçirmek."Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı."
Alın teri dökmek: Zahmetli iş görüp çok emek vermek."Alın teri
dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler."
Ali Cengiz oyunu: "Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak"
anlamında kullanılır."Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki
sormayın gitsin."
Ali kıran baş kesen: Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet
kuran."Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu."
Ali`nin külâhını Veli`ye, Veli`nin külâhını Ali`ye giydirmek: Kendi
sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden
aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Allah adamı: Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a
ibadette kus dini bütün kimse."Allah adamı olmalısın dünya da, hem
de ahrette iyilik görebilesin."
Allah`a emanet: Herhangi bir şeyi Yüce Allah`ın korumasına ve
esirgemesine terk etmek."Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum
oğlum."
Allah Allah!: Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır."Allah
Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?"
Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması
hâlindeki sıkıntı anında "Allah daha kötüsünü göstermesin"
anlamında kullanılır.
Allah aşkına: Yemin vermek veya yalvarmak için "Allah`ını
seversen" anlamında şaşma, usanç bildirir."Allah aşkına şu işi bir
daha yapma!"
Allah bilir: 1. Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez."Allah
bilir bu sırrın iç yüzünü."2. Bana öyle geliyor ki."Allah bilir esrar da
alıyordur bu çocuk."
Allah`ın belâsı: Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan
şey."Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya."
Allah versin: 1. Dilenciyi savmak için "bekleme, sadaka
vermeyeceğim" anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere
memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için
söylenir."Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.
Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak."Adamlar
yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler."
Allah "yürü ya kulum" demiş: Az zamanda çok para kazanan ve
işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir."Cenab-ı Hak bir kimseyi
zengin etmek isterse ona, `yürü ya kulum` demesi yeter."
Allak bullak etmek: Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma
getirmek."Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler."
Allayıp pullamak: Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek,
donatmak."Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar."
Allem etmek, kallem etmek: İstediğini elde etmek için her türlü
kurnazlığa başvurmak."Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı
adamın evini elinden aldılar."
Alnı açık yüzü ak (olmak): Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu
olmamak, iffetli ve şerefli olmak."İşte alnı açık yüzü ak
meydandayım; çıksınlar karşıma."
Alnını karışlamak: 1. Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar
zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak, tehdit
etmek."Beni polise bildirenin alnını karışlarım."
Alnının akıyla: Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden;
tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak."Allah`ın izniyle bu işten alnımın
akıyla çıkacağım."
Alnının ar damarı çatlamak: Utanma, sıkılma duygularını yitirmiş
bulunmak."Adama bak nerede soyunuyor, alnının ar damarı
çatlamış anlaşılan."
Alnının damarı çatlamak: Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba
sarf edip emek vermek."O yolu açıncaya kadar benim alnımın
damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?"
Alnının kara yazısı: Kötü talih, baht."Ne yapayım, alnımın kara yazısı
böyle imiş."
Al takke ver külâh: 1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden
sonra. 2. Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek."Al takke ver
külâh yıllarca yaptık bu işi."
Altı alay, üstü kalay: İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat."Altı
alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu."
Altı kaval, üstü şeşhane (Şişhane): Daha çok giyim için "altı,
üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz." anlamında
kullanılır."Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane
elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme."
Altın babası: Çok zengin, parası çok olan kimse."Adam altın babası,
her istediğini kolayca yaptırıyor."
Altın bilezik: Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya
yarayan sanat ve meslek."Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın
rahat edesin."
Altında kalmamak: 1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak."Onun bana
yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?"2. Bir şeyin üstesinden
gelmek."Bana verdiği işin altında kalmayacağım."
Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen bir işte başa dert olacak bir
durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak."Bana öyle geliyor ki
bu işin altından Çapanoğlu çıkacak."
Altından girip üstünden çıkmak: Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı
gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda
bitirmek."Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı."
Altından kalkmak: Bir zorluğu yenip işi başarmak."Telâşlanma, işin
altından kalkacaktır o."
Altını çizmek: Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine
dikkati çekmek, vurgulamak."Altını çize çize söylüyorum. Eninde
sonunda sen de geleceksin."
Altını üstüne getirmek: 1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer
bırakmamak."Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık."
2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık
etmek."Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi."
Altın kesmek: Çok fazla miktarda para kazanır olmak."Adamların
açtığı büfe altın kesiyor sanki."
Altmış altıya bağlamak: O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle
kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi
görünmek."İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun."
Altta kalanın canı çıksın: "Herkes başının çaresine baksın,
güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun" anlamında
kullanılır.
Alttan (aşağıdan) almak: Sert konuşan birine karşı yumuşak,
olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak."Amacına ulaşmak
istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş."
Alttan güreşmek: Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme
yollarını kollamak."Vay hınzır vay!.. Alttan güreşip aklın sıra başarı
kazanacaksın ha!"
Alt yanı çıkmaz sokak: Sonuç alınmayacak iş, umutsuz
durum."Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak
vesselâm."
Amana gelmek: Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun
eğmek."Nihayet düşman amana geldi."
Aman dedirtmek (amana getirmek): Karşı koyan birini boyun eğmek
zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak."Düşmana aman
dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık."
Aman dilemek: Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının
bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak."Aman
dileyene kılıç kalkmaz."
Aman vermemek: 1. Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2.
Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek."Böyle kahpe
insanlara sakın aman vermeyin!"
Ana baba günü: 1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı,
tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık."Yangın yeri ana
baba gününe dönmüştü."
Ana kuzusu: 1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya, güç işlere
alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç."Şu torbayı kaldırışına bak
hele, tam bir ana kuzusu."
Anan yahşi, baban yahşi: Bir kimseyi işini yaptırabilmek için
pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye
çalışmak.
Anası ağlamak: Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin
duruma düşmek."Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı."
Anasından doğduğuna pişman: 1. Üşengeç, çok tembel. 2.
Canından bezmiş."O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin
pişman."
Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet ederek canından
bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek."Karşıma bir çıksın, onu
anasından doğduğuna pişman edeceğim."
Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek: Bir işi yaparken
çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak."Şu arabanın taksitlerini
ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi."
Anasını ağlatmak: Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı
çektirmek."Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını
ağlattılar."
Anasının gözü: Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu
hin."Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi."
Anasının nikâhını istemek: Bir şeye değerinden çok para istemek,
olmayacak bir istekte bulunmak."Senin istekli olduğunu duydu
adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve."
Anasını sat! (satayım): Önem verme, aldırma, umursama, bunun
için kederlenme, üzülme,"Sat anasını o işin, yenisine bak!"
Anca beraber, kanca beraber: Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi
de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği
bozmayacağız."Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır
arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber."
Anladımsa Arap olayım: "Hiçbir şey anlamadım" anlamında
kullanılır."Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım."
Ant içmek (etmek): Yemin etmek, bir şeyi yapmaya veya
yapmamaya söz vermek."Ant içtik, asla bu ülkeyi düşmana
bırakmayacağız."
Apar topar: Telâş ve acele ile, yaka paça, hazırlanmadan,"Treni
kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım."
Ara (aralarını) bozmak: İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu,
arkadaşlığı yıkmak."Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır."
Ara bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri
uzlaştırmak, barıştırmak."İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir
haftamı aldı."
Araları açılmak (bozulmak): İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık
bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek."Şu iki çiftin araları
nasıl açıldı hâlâ anlayamadım."
Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek): İyi
anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına
soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek,"Niçin konuşmuyorsunuz?
Aranızdan kara kedi mi geçti?"
Aralarından su sızmamak: Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık
kurmak, ahbap olmak."Şunlara bak, aralarından su sızmıyor."
Arap saçına dönmek: İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum
alması."Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına
döndürdün."
Araya girmek: 1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları
bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir
işin yapılmasını geciktirmek."Araya başka işler girince seninkini
yapamadım, kusura bakma."
Araya koymak: Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına
başvurmak."Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı
sağlayacaklardır."
Arayı yapmak: 1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık
olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak."Hasan aramızı yapmasaydı biz
hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık."
Ar damarı çatlamak: Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak,
utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak."Ar damarı çatlamış bu adamdan
ne umuyorsun anlamadım bir türlü."
Arı kovanı gibi işlemek: Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak."Şu seçim
dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor."
Ârif olan anlasın (anlar): Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün,
anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
Arka arkaya vermek: Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek;
dayanışmak, yardımcı olmak."Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir
güç duramaz."
Arka (sırt) çevirmek: Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek,
yabancı gibi davranmak."İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi."
Arka çıkmak: Birilerine karşı, birini korumak; savunmak,
kayırmak."Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti."
Arkadan söylemek: Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında
ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek."Adamın
arkasından söylemeye utanmıyor musun?"
Arkadan vurmak: Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice
kötülük etmek."Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi."
Arka kapıdan çıkmak: Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş
yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden
ayrılmak."Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka
kapısından çıkmışsın."
Arkası kesilmek: Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son
bulması."Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?"
Arkasına düşmek: 1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek.
2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak."Arkasına düşmezsen
nasıl elde edeceksin o evi?"
Arkasında dolaşmak (gezmek): Bir işi sonuca bağlamak için ilgili
yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.
Arkasını getirememek: Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek,
sonuçlandıramamak."Ne tembel adamsın, şu işin arkasını
getiremedin hâlâ!"
Arkasını sıvamak: İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları
kullanarak bir işe sevk etmek."Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her
işi bu çocuğa."
Arkasını (birine) vermek: Bir kimsenin himayesinden güç
almak."Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu
burdan geçireceğim diyor."
Arkası (sırtı) pek: 1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş,
iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen."Ona
göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!"
Arkası (sırtı) yere gelmemek: 1. Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı
durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek."Arkası yere
gelmemiş bir adam olarak kalmalı o."
Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek: Hiçbir şeyi
beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.
Armut piş, ağzıma düş: Bir işin hiç emek harcamadan olmasını,
kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu
anlatmak için kullanılır.
Arpa boyu kadar gitmek: Pek az ilerlemek."Onca çabaya rağmen
arpa boyu kadar gidebildim ancak."
Arpacı kumrusu gibi düşünmek: Derin derin ne yapacağını
bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak."Öyle arpacı kumrusu
gibi ne düşünüp duruyorsun?"
Arpalık yapmak: Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak,
sömürmek."Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta."
Art düşünce (niyet): Açığa vurulandan ayrı, gizli tutulan, asıl
düşünce."Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu
biliyorum."
Asıp kesmek: 1. İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2.
Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi
konuşmak."Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar
olunca asıp kesmeye başladılar."
Askıda kalmak: Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca
varamaması, yapılamayıp öylece kalması."Senin gelmemen
yüzünden bütün işler askıda kaldı."
Askıya almak: 1. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi
zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı
dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak."Söyle ona, o
adamların tayin işlerini askıya alsın."
Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını
gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere
asılması, ilân edilmesi.
Aslan payı: 1. Hak edilenden daha çok alınan pay, en güçlünün
aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay."Aslan payı Ahmet`e
düştü."
Aslan yürekli: Yılmaz, hiçbir şeyden korkmayan, yiğit,
kahraman,"Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı."
Aslı faslı (astarı) olmamak: Yalan, asılsız olmak, gerçek payı
bulunmamak."Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi."
Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntısına ödenen paranın
aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya
malolması."Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu."
Astığı astık, kestiği kestik: Davranışlarından dolayı kimseye hesap
vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.
Aşağıdan almak: Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil
kullanmak."Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini
kolayca önlersin."
Aşağı kurtarmaz: 1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir
durumu kendine lâyık görmez."Israr etme, bu araba daha aşağı
kurtarmaz."
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık: Sakıncalı oluşları eşit
olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu
anlatmak için kullanılır.
Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak, hemen hemen, tam değil de tama
yakın."Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük."
Aşık atmak: Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle
yarış etmek."Sen benimle aşık atacak biri değilsin."
Ata et, ite ot vermek (yedirmek): Uygunsuz iş yapmak; birbirini
tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere
işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek."Ata et, ite
ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?"
Ateş almak: 1. Yanmak, tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3.
Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak."Silâh birden
ateş aldı."
Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir
durum almak."Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!"
Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak
sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması."O nadide, paha
biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı."
Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak."Hiç
aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil
mi?"
Ateşe tutmak: 1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin
üzerinde tutarak ısıtmak."Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım
ateşine tuttular."
Ateşe vermek: 1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde
telâşlandırmak. 3. Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine
sürükleyerek yıkıma uğratmak."Dış güçler yerli işbirlikçilerle
anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler."
Ateşine (nârına) yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa
uğramak, zarar görmek."Eğer bu malı satamazsam senin ateşine
yanmış olacağım."
Ateş kesilmek: 1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok
çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan
atışa son vermek."Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar."
Ateşle oynamak: Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne
gitmek ya da böyle bir işe girişmek."Bırak o silâhı elinden! Ateşle
oynadığının farkında mısın sen?"
Ateş pahasına: Çok pahalı."Yeni daireler ateş pahası, nasıl
alacağız?"
Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek."Öğretmen
kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü."
Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu
anlatmak için söylenir."İflas etmem, ateşten gömlek giymem
demektir."
Atı alan Üsküdar`ı geçti: "Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı"
anlamında kullanılır."Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti."
Atı eşkin, kılıcı keskin: Her bakımdan güçlü, dilediğini
yapabilir."Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın
keskin olmalı!"
Atın yüğrükse bin de kaç: İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
Atıp tutmak: 1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek,
abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü
sözler etmek."Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın."
At oynatmak: 1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi
davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak."Meydan adamlara
kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar."
Atsan atılmaz, satsan satılmaz: İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde
vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır."Ne yapayım,
kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!"
Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli
görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak."Aklını başına
toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler."
Avaz avaz bağırmak: Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar,
var gücüyle bağırmak."Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz
bağırma!"
Avucunun içine almak: Birini her dediğini yapar duruma getirmek,
baskı ve etkisi altına almak."Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun
içine aldı."
Avucunu yalamak: Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde
edememek."Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de
çalış."
Avuç açmak: Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister
duruma düşmek."Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın."
Ayağa düşmek: 1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma
gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak."Sevinmeyin
boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman."
Ayağa kalkmak: 1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma
durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak,
heyecanlanmak. 4. Dikilmek, ayakları üzerinde durmak."Dedem
nihayet ayağa kalktı."
Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak: Yürürken herhangi bir sebepten
ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek."Korkusundan
zavallının ayakları birbirine dolaştı."
Ayağı düşmek: Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak,
yolu düşmek."Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara
düşeceğini sanmam artık."
Ayağı düze basmak: İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata
kavuşmak."Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah."
Ayağı ile gelmek: 1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf
edilmeden elde edilmek."Adam ayağı ile geldi dayak yemeye."
Ayağına bağ olmak: Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden
ayrılmasına engel olmak."Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp
da bir yere gidemiyorum."
Ayağına dolaşmak (veya dolanmak): 1. Birisinin yaptığı işe engel
olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek."Şu
köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor."
Ayağına gitmek: Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin
yanına varmak."O baban senin, ayağına gitmelisin."
Ayağına kapanmak: Kendini küçük düşürerek yalvarıp
yakarmak."İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini
ayağına kapandırmalı."
Ayağına (ayaklarına) kara su inmek: Bir yerde ayakta beklemekten
veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak."Seni aramaktan
ayaklarıma kara sular indi, nerelerdeydin Allah aşkına!"
Ayağını çekmek: Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi
ve ilgiyi kesmek."Artık onlardan elimi ayağımı çektim."
Ayağını denk almak: Birilerinin kendisine karşı yapacakları
muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak."Eğer
ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin."
Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten,
mevkiden uzaklaştırmak."Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını
kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor."
Ayağını kesmek: 1. Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2. Birini bir
yere artık uğramaz duruma getirmek."Öyle korkutun ki o adamın
ayağı kesilsin bu meyhaneden?"
Ayağının altına almak: 1. Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek.
2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o
şeyi tepmek."Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç
tınmadan."
Ayağının tozuyla: Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez."Adamı
ayağının tozuyla kodese tıktılar."
Ayağını sürümek: 1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir
yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk
inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine
yol açmak."Ayağını mı sürüdün ne, senden sonra gelen misafirlerin
sayısını Allah bilir ancak!"
Ayağını yorganına göre uzatmak: Gelirini giderine uydurmak,
harcamalarda geliri aşmamak."Ayağını yorganına göre uzatmazsan
ileride aç kalırsın."
Ayağı (ayakları) suya ermek (değmek): Neden sonra aklı başına
gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını
kavramak."Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya
erecek bir gün."
Ayak altında kalmak: 1. Hor görülüp aşağılanmak, değer
verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde
kalmak."Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri
seçerler."
Ayak atmamak: Bir yere hiç gitmemek."O kente ayak atmadım
henüz."
Ayak diremek: Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi
kararından vazgeçmemek."Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış
olacaklardı."
Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak,
çiğnemek."Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak
o serseriliği seçti."
Ayakları geri geri gitmek: Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz
gitmek."Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım
geri geri gitmeye başladı."
Ayaklı kütüphane: Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok
şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse."Adam ayaklı
kütüphaneydi sanki!"
Ayakta kalmak: 1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2.
Oturacak yer bulamamak."Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta
kaldık."
Ayak takımı: İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri,
değersiz kimselerin bütünü."Mahallemizde ayak takımı gittikçe
çoğalıyor."
Ayak uydurmak: 1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi
gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek."Bu bozuk topluma
ayak uydurmak zorunda değiliz."
Ayak üstü (üzeri): 1. Kısa süre içinde, acele olarak. 2. Ayakta
durarak, ayakta dikilerek."Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz."
Ayasofya`da dilenip Sultanahmet`te sadaka (zekât) vermek: Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.
Ayıkla pirincin taşını: Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden
çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır."Durup dururken
adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!"
Ayılıp bayılmak: 1. Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2. Birini
kendinden geçercesine sevmek, beğenmek."Her kan görüşünde
ayılıp bayılıyor."
Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak."O
konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu."
Ayvaz kasap hep bir hesap: "Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi
yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır" anlamında kullanılır.
Ayyuka çıkmak: 1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak,
yayılmak (dedikodu için)."Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu."
Aza çoğa bakmamak: Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.
Azizlik etmek: Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile
aldatmak."Osman azizlik etmeye bayılır."
birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak."Sakın onlara aba
altından değnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın."
Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?: "Tamam, ilgililer bu işe
karışabilirler, ama sen neci oluyorsun" anlamında kullanılır.
Abayı yakmak: Gönül verip âşık olmak, tutulmak."Türkmen kızına
abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu."
Abbas yolcu: 1. Yola çıkmaya kesin kararlı."Abbas yolcu! Daha fazla
oyalamayın." 2. Ölmek üzere (olan). "Komaya girdi, abbas yolcu mu
ne?"
Abesle iştigal etmek: Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle
vakit geçirmek."Şu yaşa geldin, ama abesle iştigal etmekten
vazgeçmedin."
Abuk sabuk konuşmak: Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan,
tutarsız, saçma sapan söz söylemek. "Yeter artık, abuk sabuk
konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım."
Abur cubur: Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen,
yemek yerini tutmayan yiyecekler."Ne diye çocukların karnını abur
cuburla doyuruyorsun?"
Aceleye getirmek (dara getirmek): 1. Bir işi gerektiği gibi yapmayıp,
zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. "Tezgâhtar
aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş."2. Zaman darlığı
sebebiyle gereken özeni göstermemek. "Yazın hiç de güzel değil,
aceleye getirmişsin."
Acemi çaylak: Toy, tecrübesiz, beceriksiz. "Acemi çaylağa bak hele!
Sen mi tamir edeceksin o saati?"
Acı çekmek (duymak): 1. Ağrı, sızı duymak. "Kazadan sonra çok acı
çekti." 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak."Eşini kaybedeli on yıl oldu
ama o hâlâ acı çekiyor."
Acısı içine (yüreğine) çökmek (işlemek): Bir şeyin verdiği acı, üzüntü
benliğinde derin iz bırakmak."Elindeki tek evi de yanıp kül olunca
acısı yüreğine işledi."
Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü
yaşamak."Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum."
Acısını çıkarmak: 1. Acılığını yok etmek."Yağda kavurarak acısını
aldı."2. Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan
gidermek. 3. Öç almak."Bir gün bana yaptıklarının acısını senden
çıkaracağım."
Acı soğuk: Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk."Acı soğuk
insanın iliklerine işliyordu."
Acı söz: İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz."Bu acı
sözlerine kim katlanır sanıyorsun?"
Aç acına: Aç olarak, hiçbir şey yemeden."Bu iş aç acına yapılmaz."
Açığa çıkarılmak (alınmak): İşinden çıkarılmak, görevine son
verilmek."İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı."
Açığa vurmak: Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya
çıkarmak."Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu."
Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka
bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak."Kasiyerin salı günü
akşamı on bin lira açığı çıktı."
Açığını bulmak: Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya
çıkarmak."Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün."
Açık alınla: Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle."Hemen her işten
açık alınla çıkar onlar."
Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma
yetkisi tanımak.
Açık fikirli: Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi
karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse."Bu
toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır."
Açık kalpli (yürekli): Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan
kimse."Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim."
Açık kapı bırakmak: Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme
imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı
davranmak."Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi
düşünebilme fırsatları olsun."
Açık konuşmak: Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek."Daima
açık konuşan insanları severim."
Açık saçık: Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış,
elbise)."Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?"
Açık seçik: Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar
görülebilen."Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek
istediğini."
Açıkta kalmak (olmak): 1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz
kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum
olmak."Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca."
Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir
elde etmek, para kazanmak."Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir
kural hâline getirdi."
Açık vermek: 1. Geliri, giderini karşılamamak."Maaşımız yetmeyecek
bu ay, galiba açıkvereceğiz."2. Ortaya çıkmaması gereken şeyi
farkında olmadan belli etmek."Dikkat et de düşmanlarına açık
verme."
Açlıktan nefesi kokmak: 1. Çok fazla yoksulluk içinde
bulunmak."Dün açlıktan nefesimkokuyordu ama bugün çok şükür
karnım tok."2. Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda
kalmak. "Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır."
Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten
yaşayamaz hâle gelmek."Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz
kalmış durumda." Msn Öğretmen öss kpss Gazeteler Sohbet
hazır mesajlar ders izle Belirli Gün ve Haftalar Çanakkale savaşı
şiir
Adama dönmek: Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek."Kapılar,
pencereler boyanınca ev adama döndü."
Adamdan saymak: Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet
vermek, saygı duymak. "Seni adamdan saydım diye mi naz
yapıyorsun?"
Adam etmek: 1. Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye
getirmek."Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana."2.
Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak."Bu
arabayı eninde sonunda adam edeceğim."
Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru
çocuğu."Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi."
Adam içine çıkmak: Topluluğa karışmak, eşe dosta gitmek, değerli
insanların bulunduğu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek."Adam
içine çıkmayalı uzun zaman oldu."
Adam olmak: 1. Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi
olmak."Umarım o da bir gün adamolur."2. Onarılıp işe yarar hâle
gelmek.
Adam (insan) sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini
kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. "Sen üzülme,
baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar."
Adam sen de (adaaaam!): Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması
gerektiğini anlatmak için söylenir."Adam sen de, o katılmazsa
katılmasın, biz birlikte oynarız."
Adam sırasına geçmek (girmek): Toplumda kendisine daha önce
değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir
olmak."Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu."
A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle, baştan aşağı."Bu sınıfın düzeni
a`dan z`ye kadar bozuk."
Adı batmak: Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez
olmak. "Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!"
Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak."Bir kere adı çıkmış, ne yapsa
fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu."
Adı kalmak: Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra
adı dillerde dolaşır olmak."Birkaç yıl sonra İstanbul`da doğal
güzelliklerin sadece adı kalacak."
Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o
olaya karıştığı söylenmek."Soygun işine Ali`nin de adının karıştığı
söyleniyor. Doğru mu?"
Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. "Bir
daha o eve adım atmamaya yeminliyim."
Adını anmamak: Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek;
unutmuş görünmek."Evi terk eden oğlunun adını anmamakta
sonuna kadar kararlı."
Adını koymak: 1. İsim vermek. "Yeni doğan çocuğun adını Ali
koydular."2. Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak."Önce
adını koyalım da ona göre hareket edelim."
Adını vermek: 1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık
verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. "Benim adımı ver ki işlerin
çabuk görülsün."
Aforoz etmek: 1. Kilise birliğinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan
çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen
koparmak."Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı."
Ağır aksak: Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak."Her zaman işleri
ağır aksak yapıyorsunuz."
Ağır basmak: 1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir işte etkili olmak, gücü
üstün gelmek, istediğini yaptırmak."Politik gücü ağır basınca ihaleyi
kazandı."
Ağır başlı: Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına
yapan kimse."Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır."
Ağırdan almak: Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak,
isteksiz görünmek."Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü
anlamıyorum."
Ağır elli: 1. Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2. Vurduğu
zaman çok acıtıp can yakan."Adamın eli amma da ağırmış, ense
köküm hâlâ ağrıyor."
Ağır gelmek: 1. Ağrına gitmek, onuruna dokunmak."Haketmediğim
şu sözler öylesine ağırgeldi ki bana."2. yapılması güç gelmek."Bu
yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi
ihtiyara."
Ağır hastalık: Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli
hastalık."Ağır hastalık geçirdiği için bir türlü kendini toplayamadı ve
zayıf kaldı."
Ağır söz: Kişinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan,
dayanılması güç söz."Söylediğin ağır sözler çocukları çok incitti."
Ağız aramak (veya yoklamak): Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek
yolda dil kullanmak."Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?"
Ağız (söz) birliği etmek: Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi
yapmak ya da söylemek."Ağız birliği etmeli, hep birlikte
savunmalıyız kendimizi."
Ağızdan laf (söz) çekme(çalmak): Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı
konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. "Boşuna uğraşma,
ağzından laf çekemezsin onun."
Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip
durmak."Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu
sözü!"
Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak."Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi."
Ağız, dil vermemek: 1. Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2.
Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak."Kurşuna dizilmeyi
göze aldılar ama ağız, dil vermediler."
Ağız eğmek: Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu
dökmek. "Ölürüm de ağız eğmem o adama!"
Ağız kalabalığı: Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler."Asıl
meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!"
Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söyleyip çok
konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak."Ağız
kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları."
Ağız kavafı: Karşısındakini ikna etmek için diller döken, çok
konuşan, gerekli gereksiz söz söyleyen kimse."İğreniyorum şunun
gibi ağız kavafı heriflerden."
Ağız yapmak: Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla
duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek
biçimde konuşmak."Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!"
Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan,
anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran."Haydi yürü, ağzı açık
ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine."
Ağzı (bir karış) açık kalmak: Çok şaşırmak, şaşakalmak. "Onca
seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı
açık kaldı."
Ağzı kalabalık: Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler
söyleyen."Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş."
Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli
olmak. "Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına
vardı."
Ağzı laf yapmak: Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği
olmak."Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı."
Ağzına (veya ağzının içine) bakmak: 1. Ne diyeceğini beklemek. 2.
Onun sözüne göre hareket etmek."İyi, yemek için de onun ağzına
bak bari!"
Ağzına baktırmak: Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile
dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek."O, ağzına
baktırmasını bilen ender hatiplerdendi."
Ağzına bir parmak bal çalmak: Amacına ulaşmak için birini tatlı
sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini
yaptırmak."Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her
istediğini yaptır."
Ağzına girmek: Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla
yaklaşmak."Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına
gireceklerdi."
Ağzına lâyık: Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli
yiyecek anlamında."Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!"
Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamayı becerememek, sırrı
hemen açığa vurmak."Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl
oluyor da açılıyorsun?"
Ağzında gevelemek: Açık olarak söylememek, belirli
konuşmamak."Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen
söyle, çok işim var."
Ağzından bal akmak: Çok tatlı, hoşa gider biçimde
konuşmak."Konuş, konuş hele; ağzından bal akıyor."
Ağzından çıkanı kulağı işitmemek: Sözlerini tartmadan,
düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan
konuşmak."İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın
duymuyor."
Ağzından düşürmemek: Bir kimseden veya bir şeyden her zaman
söz etmek."Ölünceye kadar torunu Esma`nın adını ağzından
düşürmedi."
Ağzından girip burnundan çıkmak: Çeşitli yollara başvurarak birini
bir şeye razı etmek; veya kandırmak."Ağzından girip burnundan
çıktı ve ondan para koparmayı başardı."
Ağzından kaçırmak: Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup
söyleyivermek."Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri
söyleme."
Ağzından laf almak (çekmek): Bir kimseyi değişik yollarla ve
ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek."Boşuna
uğraşma, ağzımdan laf alamazsın."
Ağzından yel alsın: Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere
karşı "ağzını hayra aç" anlamında söylenir."Bugün kötü şeyler mi
bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?"
Ağzını açıp gözünü yummak: Kızgınlık ile sonunu düşünmeden
ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret
etmek."Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu."
Ağzını aramak: Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz
almak, istediğini öğrenmek."Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp
satmayacağını öğren."
Ağzını bıçak açmamak: Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir
sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak."Boşuna
uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor."
Ağzını havaya (poyraza) açmak: Umduğunu elde edememek, fırsatı
kaçırdıktan sonra boş yere beklemek."Evi o zaman alacaktın, artık
geçti, bundan sonra ağzını havaya aç."
Ağzını kapamak: 1. Susmak. 2. Çıkarının elden gideceğini
düşünerek birinin konuşmasını önlemek."Ağzını kapatamazsak
konuşup bizi elâleme rezil edecek."
Ağzının içine bakmak: Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice
dinlemek."Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine
bakıyorlardı."
Ağzının kokusunu çekmek: Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum
ve davranışlarına katlanmak."Yeter artık, daha fazla senin ağız
kokunu çekemem."
Ağzını öpeyim (seveyim): Sevindirici bir söz söyleyene "ne güzel,
hoş söyledin" anlamında kullanılır.
Ağzının payını vermek: Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir
kimseyi yaptığına pişman etmek."Demek öyle, ben de senin ağzının
payını vermezsem bana da Hasan demesinler!"
Ağzının suyu akmak: Çok beğenip isteyecek duruma gelmek,
imrenmek."Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı."
Ağzının tadı kaçmak: Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir
kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak."Şu vızır vızır işleyen yol
burdan geçince ağzımızın tadı kaçtı."
Ağzının tadını bilmek: 1. Güzel yemeklerden anlamak. 2. Bir şeyin
güzelini, iyisini bilmek, anlamak."Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının
tadını da biliyorsun hani."
Ağzı sulanmak: İmrenmek."Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye
başlayınca benim de ağzım sulandı."
Ağzı süt kokmak: Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak."Şu ağzı süt
kokan mı yarışacak benimle."
Ağzı var dili yok: 1. Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2.
Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan."Telâşlanma sakın, ağzı var
dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez."
Ağzıyla kuş tutsa...: "Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da"
anlamında kullanılır."Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım
atamaz."
Ah almak: Birinin bedduasını üstüne çekmek."Zalimliğine devam
edersen daha çok kişinin ahını alacaksın."
Ahı çıkmak: Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini
göstermesi.
Ahı tutmak: Zulüm görenin bedduasının yerini bulup
gerçekleşmesi."Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu
görecek o."
Ahı yerde kalmamak: Yaptığı ilenme (beddua) er geç etkisini
göstermek."Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz
üstü sürüneceksin."
Ahkâm çıkarmak: Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara
varmak."Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye
ahkâm çıkardı."
Ahmak ıslatan: İnce ince yağan yağmur, çisenti."Böyle yürümeye
devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek."
Ahret kardeşi: Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan
kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Ahrette on parmağı yakasında olmak: Haksızlığa uğrayışını bu
dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahrette)
kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması."Hakkımı vermedin
ama ahrette on parmağım yakanda olacaktır."
Akan sular durmak: Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir
nokta kalmamak."Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan
sular durur, kolay anlaşırsınız."
Akıl defteri: Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük
defter, muhtıra defteri, ajanda.
Akıl etmek: Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak."Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl
edemedim."
Akıl hocası: 1. Birine yol gösteren, akıl öğreten kimse. 2. Herkese
akıl öğretmeye meraklı kimse."Lütfen akıl hocalığı yapmaya kalkma,
biz işimizi senden iyi biliriz."
Akıl kârı olmamak: Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş
olmamak."Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?"
Akıl kutusu (kumkuması): Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç."Akıl kutusu
mübarek, her meseleyi çözüyor."
Akıllara durgunluk vermek: Çok şaşılacak bir şey olmak."Bir
görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı."
Akıllı uslu: Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın
davranışlarda bulunmayan."Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor."
Akıl öğretmek (vermek): Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede
bulunmak, bilgi vermek."Sana akıl verecek bir adam da mı
bulamadın?"
Akıl sır ermemek: Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini
anlayamamak."Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır
erdiremedim."
Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş
uğrunda boşuna çaba sarf etmek."Desene boşuna kürek çekmişiz,
olmayacak bu iş."
Akla karayı seçmek: Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca
kadar çok zahmet çekmek."Seni buluncaya kadar akla karayı
seçtim."
Aklı almamak: 1. Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2.
Anlamamak."Şu işleri bir türlü aklım almıyor."
Aklı başına gelmek: 1. Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca
davranmak. 2. Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek."Çabuk koşun,
nihayet kendine geliyor!"
Aklı başından gitmek: 1. Çok korkudan veya çok sevinçten ne
yapacağını şaşırmak. 2. Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi
düşünememek."Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım
başımdan gitti."
Aklı başında olmamak: 1. İyi düşünebilir durumda olmamak. 2.
Bayılmak, kendisinden geçmek."Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek."
Aklı çıkmak: Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok
korkmak."Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor."
Aklı durmak: Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek."Resmi öyle
güzel yapmış ki görsen aklın durur."
Aklı karışmak: Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak."Dur
hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı."
Aklı kesmek: Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine
inanmak."Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor."
Aklına düşmek: 1. Hatırlamak. 2. Kafasında bir düşünce
doğmak."Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?"
Aklına esmek: Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya
karar vermek."Birden aklına esti, kalkıp sahile indi."
Aklına gelen başına gelmek: Olmasından korktuğu şeyin zarar verici
etkisine uğramak."Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı."
Aklına gelmek: 1. Hatırlamak. 2. Bir şeyi yapmayı düşünmek,
tasarlamak."Aklıma geldi, kalkıp babama gittim."
Aklına koymak: 1. Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek."Bu
sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum."2. Bir fikri başkasına
aşılamak.
Aklına (aklını) takmak: Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre
sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul
etmek."Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum."
Aklına yer etmek: Uygun bulduğu bir düşünce kafasına
yerleşmek."Onun sana söyledikleri aklına yer eder inşallah."
Aklından zoru olmak: Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice
davranışlarda bulunmak."Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var
senin?"
Aklını almak: Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına
almak."Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti."
Aklını başına almak (toplamak, devşirmek): Mantıksız, ölçüsüz
davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola
girmek."Aklını başına al, yoksa bu içki seni götürecek."
Aklını başından almak: Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma
getirmek."Gördüğü ev aklını başından aldı."
Aklını (bir şeyle) bozmak: 1. Sapıtmak, delirmek. 2. Yalnızca
ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir
mesele düşünmemek."Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu."
Aklını çalmak (çelmek): 1. Kararından, niyetinden vazgeçirip başka
bir yola sokmak. 2. Baştan çıkarmak, ayartmak."Aklını çelip onu
evlenmeye razı et."
Aklını peynir ekmekle yemek: Akılsızca, şaşkınca, delice işler
yapmak."Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi
yedin?"
Ak pak: 1. Tertemiz. 2. Saçı sakalı ağarmış. 3. Alımlı ve beyaz
tenli."Ne kadar da ak pak bir çocuk."
Akşama sabaha: Neredeyse, pek yakında, kısa bir süre
içinde."Konuklar akşama sabaha burada olurlar, sakın bir yere
kaybolma!"
Akşamdan kavur, sabaha savur: Kazandığını günü gününe
harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu
anlatmak için kullanılır.
Akşamı iple çekmek: Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek."Ne
güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum."
Alacağına şahin, vereceğine karga: Alırken bütün gücünü kullanan
ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin
bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan
kimse için kullanılır."Ne adamsın be! Alacağına şahin, vereceğine
karga! Yazıklar olsun!"
Alacağı olsun: "Günün birinde ondan öcümü alırım" anlamında göz
korkutmak için söylenir.
Al aşağı etmek: Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek."Ya,
gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!"
Al birini vur birine (ötekine): Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe
yaramaz."Onlardan söz etme bana. Al birini vur birine."
Alçak gönüllü olmak: Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan
daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme
durumu."İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü
olmaktır."
Al gülüm ver gülüm: 1. Karşılıklı sevgi gösterisi. 2. Çokluk uygun
olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
Alı al, moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş
(olarak)."Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir
şekilde yetişebildim."
Alıcı gözüyle bakmak: Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden
geçirmek."Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı."
Alın teri dökmek: Zahmetli iş görüp çok emek vermek."Alın teri
dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler."
Ali Cengiz oyunu: "Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak"
anlamında kullanılır."Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki
sormayın gitsin."
Ali kıran baş kesen: Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet
kuran."Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu."
Ali`nin külâhını Veli`ye, Veli`nin külâhını Ali`ye giydirmek: Kendi
sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden
aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Allah adamı: Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a
ibadette kus dini bütün kimse."Allah adamı olmalısın dünya da, hem
de ahrette iyilik görebilesin."
Allah`a emanet: Herhangi bir şeyi Yüce Allah`ın korumasına ve
esirgemesine terk etmek."Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum
oğlum."
Allah Allah!: Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır."Allah
Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?"
Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması
hâlindeki sıkıntı anında "Allah daha kötüsünü göstermesin"
anlamında kullanılır.
Allah aşkına: Yemin vermek veya yalvarmak için "Allah`ını
seversen" anlamında şaşma, usanç bildirir."Allah aşkına şu işi bir
daha yapma!"
Allah bilir: 1. Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez."Allah
bilir bu sırrın iç yüzünü."2. Bana öyle geliyor ki."Allah bilir esrar da
alıyordur bu çocuk."
Allah`ın belâsı: Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan
şey."Allah`ın belâsı adam yine çıktı ortaya."
Allah versin: 1. Dilenciyi savmak için "bekleme, sadaka
vermeyeceğim" anlamında söylenir. 2. İyi şey elde edenlere
memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için
söylenir."Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.
Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak."Adamlar
yabancıya bir giriştiler ki Allah yarattı demediler."
Allah "yürü ya kulum" demiş: Az zamanda çok para kazanan ve
işinde çok çabuk ilerleyenler için söylenir."Cenab-ı Hak bir kimseyi
zengin etmek isterse ona, `yürü ya kulum` demesi yeter."
Allak bullak etmek: Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma
getirmek."Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler."
Allayıp pullamak: Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek,
donatmak."Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar."
Allem etmek, kallem etmek: İstediğini elde etmek için her türlü
kurnazlığa başvurmak."Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı
adamın evini elinden aldılar."
Alnı açık yüzü ak (olmak): Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu
olmamak, iffetli ve şerefli olmak."İşte alnı açık yüzü ak
meydandayım; çıksınlar karşıma."
Alnını karışlamak: 1. Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar
zor olduğunu anlatır. 2. Küçümseyerek meydan okumak, tehdit
etmek."Beni polise bildirenin alnını karışlarım."
Alnının akıyla: Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden;
tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak."Allah`ın izniyle bu işten alnımın
akıyla çıkacağım."
Alnının ar damarı çatlamak: Utanma, sıkılma duygularını yitirmiş
bulunmak."Adama bak nerede soyunuyor, alnının ar damarı
çatlamış anlaşılan."
Alnının damarı çatlamak: Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba
sarf edip emek vermek."O yolu açıncaya kadar benim alnımın
damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?"
Alnının kara yazısı: Kötü talih, baht."Ne yapayım, alnımın kara yazısı
böyle imiş."
Al takke ver külâh: 1. Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden
sonra. 2. Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek."Al takke ver
külâh yıllarca yaptık bu işi."
Altı alay, üstü kalay: İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat."Altı
alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu."
Altı kaval, üstü şeşhane (Şişhane): Daha çok giyim için "altı,
üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz." anlamında
kullanılır."Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane
elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme."
Altın babası: Çok zengin, parası çok olan kimse."Adam altın babası,
her istediğini kolayca yaptırıyor."
Altın bilezik: Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya
yarayan sanat ve meslek."Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın
rahat edesin."
Altında kalmamak: 1. Bir şeyi karşılıksız bırakmamak."Onun bana
yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?"2. Bir şeyin üstesinden
gelmek."Bana verdiği işin altında kalmayacağım."
Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen bir işte başa dert olacak bir
durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak."Bana öyle geliyor ki
bu işin altından Çapanoğlu çıkacak."
Altından girip üstünden çıkmak: Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı
gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda
bitirmek."Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı."
Altından kalkmak: Bir zorluğu yenip işi başarmak."Telâşlanma, işin
altından kalkacaktır o."
Altını çizmek: Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine
dikkati çekmek, vurgulamak."Altını çize çize söylüyorum. Eninde
sonunda sen de geleceksin."
Altını üstüne getirmek: 1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer
bırakmamak."Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık."
2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık
etmek."Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi."
Altın kesmek: Çok fazla miktarda para kazanır olmak."Adamların
açtığı büfe altın kesiyor sanki."
Altmış altıya bağlamak: O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle
kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi
görünmek."İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun."
Altta kalanın canı çıksın: "Herkes başının çaresine baksın,
güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun" anlamında
kullanılır.
Alttan (aşağıdan) almak: Sert konuşan birine karşı yumuşak,
olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak."Amacına ulaşmak
istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş."
Alttan güreşmek: Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme
yollarını kollamak."Vay hınzır vay!.. Alttan güreşip aklın sıra başarı
kazanacaksın ha!"
Alt yanı çıkmaz sokak: Sonuç alınmayacak iş, umutsuz
durum."Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak
vesselâm."
Amana gelmek: Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun
eğmek."Nihayet düşman amana geldi."
Aman dedirtmek (amana getirmek): Karşı koyan birini boyun eğmek
zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak."Düşmana aman
dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık."
Aman dilemek: Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının
bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak."Aman
dileyene kılıç kalkmaz."
Aman vermemek: 1. Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2.
Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek."Böyle kahpe
insanlara sakın aman vermeyin!"
Ana baba günü: 1. Mahşer günü. 2. Sıkıntılı kalabalık; telâşlı,
tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık."Yangın yeri ana
baba gününe dönmüştü."
Ana kuzusu: 1. Pek küçük kucak çocuğu. 2. Sıkıntıya, güç işlere
alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç."Şu torbayı kaldırışına bak
hele, tam bir ana kuzusu."
Anan yahşi, baban yahşi: Bir kimseyi işini yaptırabilmek için
pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye
çalışmak.
Anası ağlamak: Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin
duruma düşmek."Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı."
Anasından doğduğuna pişman: 1. Üşengeç, çok tembel. 2.
Canından bezmiş."O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin
pişman."
Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet ederek canından
bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek."Karşıma bir çıksın, onu
anasından doğduğuna pişman edeceğim."
Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek: Bir işi yaparken
çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak."Şu arabanın taksitlerini
ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi."
Anasını ağlatmak: Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı
çektirmek."Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını
ağlattılar."
Anasının gözü: Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu
hin."Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi."
Anasının nikâhını istemek: Bir şeye değerinden çok para istemek,
olmayacak bir istekte bulunmak."Senin istekli olduğunu duydu
adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve."
Anasını sat! (satayım): Önem verme, aldırma, umursama, bunun
için kederlenme, üzülme,"Sat anasını o işin, yenisine bak!"
Anca beraber, kanca beraber: Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi
de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği
bozmayacağız."Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır
arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber."
Anladımsa Arap olayım: "Hiçbir şey anlamadım" anlamında
kullanılır."Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım."
Ant içmek (etmek): Yemin etmek, bir şeyi yapmaya veya
yapmamaya söz vermek."Ant içtik, asla bu ülkeyi düşmana
bırakmayacağız."
Apar topar: Telâş ve acele ile, yaka paça, hazırlanmadan,"Treni
kaçırırım korkusuyla apar topar evden ayrıldım."
Ara (aralarını) bozmak: İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu,
arkadaşlığı yıkmak."Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır."
Ara bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri
uzlaştırmak, barıştırmak."İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir
haftamı aldı."
Araları açılmak (bozulmak): İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık
bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek."Şu iki çiftin araları
nasıl açıldı hâlâ anlayamadım."
Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek): İyi
anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına
soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek,"Niçin konuşmuyorsunuz?
Aranızdan kara kedi mi geçti?"
Aralarından su sızmamak: Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık
kurmak, ahbap olmak."Şunlara bak, aralarından su sızmıyor."
Arap saçına dönmek: İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum
alması."Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına
döndürdün."
Araya girmek: 1. İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2. Araları
bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3. Yapılmakta olan bir
işin yapılmasını geciktirmek."Araya başka işler girince seninkini
yapamadım, kusura bakma."
Araya koymak: Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına
başvurmak."Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı
sağlayacaklardır."
Arayı yapmak: 1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık
olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak."Hasan aramızı yapmasaydı biz
hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık."
Ar damarı çatlamak: Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak,
utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak."Ar damarı çatlamış bu adamdan
ne umuyorsun anlamadım bir türlü."
Arı kovanı gibi işlemek: Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak."Şu seçim
dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor."
Ârif olan anlasın (anlar): Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün,
anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
Arka arkaya vermek: Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek;
dayanışmak, yardımcı olmak."Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir
güç duramaz."
Arka (sırt) çevirmek: Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek,
yabancı gibi davranmak."İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi."
Arka çıkmak: Birilerine karşı, birini korumak; savunmak,
kayırmak."Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti."
Arkadan söylemek: Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında
ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek."Adamın
arkasından söylemeye utanmıyor musun?"
Arkadan vurmak: Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice
kötülük etmek."Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi."
Arka kapıdan çıkmak: Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş
yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden
ayrılmak."Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka
kapısından çıkmışsın."
Arkası kesilmek: Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son
bulması."Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?"
Arkasına düşmek: 1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek.
2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak."Arkasına düşmezsen
nasıl elde edeceksin o evi?"
Arkasında dolaşmak (gezmek): Bir işi sonuca bağlamak için ilgili
yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.
Arkasını getirememek: Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek,
sonuçlandıramamak."Ne tembel adamsın, şu işin arkasını
getiremedin hâlâ!"
Arkasını sıvamak: İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları
kullanarak bir işe sevk etmek."Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her
işi bu çocuğa."
Arkasını (birine) vermek: Bir kimsenin himayesinden güç
almak."Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu
burdan geçireceğim diyor."
Arkası (sırtı) pek: 1. Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş,
iyi giyinmiş olan. 2. Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen."Ona
göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!"
Arkası (sırtı) yere gelmemek: 1. Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı
durumunu sürdürmek. 2. Hiç yenilgi yüzü görmemek."Arkası yere
gelmemiş bir adam olarak kalmalı o."
Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek: Hiçbir şeyi
beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.
Armut piş, ağzıma düş: Bir işin hiç emek harcamadan olmasını,
kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu
anlatmak için kullanılır.
Arpa boyu kadar gitmek: Pek az ilerlemek."Onca çabaya rağmen
arpa boyu kadar gidebildim ancak."
Arpacı kumrusu gibi düşünmek: Derin derin ne yapacağını
bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak."Öyle arpacı kumrusu
gibi ne düşünüp duruyorsun?"
Arpalık yapmak: Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak,
sömürmek."Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta."
Art düşünce (niyet): Açığa vurulandan ayrı, gizli tutulan, asıl
düşünce."Onun bizim hakkımızda art düşüncelere sahip olduğunu
biliyorum."
Asıp kesmek: 1. İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2.
Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi
konuşmak."Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar
olunca asıp kesmeye başladılar."
Askıda kalmak: Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca
varamaması, yapılamayıp öylece kalması."Senin gelmemen
yüzünden bütün işler askıda kaldı."
Askıya almak: 1. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi
zamanında yapmayıp savsaklamak. 2. Altı boşalmış yapıyı
dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak."Söyle ona, o
adamların tayin işlerini askıya alsın."
Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını
gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere
asılması, ilân edilmesi.
Aslan payı: 1. Hak edilenden daha çok alınan pay, en güçlünün
aldığı pay. 2. Bir bölüşmede en büyük pay."Aslan payı Ahmet`e
düştü."
Aslan yürekli: Yılmaz, hiçbir şeyden korkmayan, yiğit,
kahraman,"Aslan yürekli Mehmetçik düşmanı çil yavrusu gibi dağıttı."
Aslı faslı (astarı) olmamak: Yalan, asılsız olmak, gerçek payı
bulunmamak."Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi."
Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntısına ödenen paranın
aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya
malolması."Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu."
Astığı astık, kestiği kestik: Davranışlarından dolayı kimseye hesap
vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.
Aşağıdan almak: Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil
kullanmak."Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini
kolayca önlersin."
Aşağı kurtarmaz: 1. Bundan ucuza verilmez. 2. Daha aşağı bir
durumu kendine lâyık görmez."Israr etme, bu araba daha aşağı
kurtarmaz."
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık: Sakıncalı oluşları eşit
olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu
anlatmak için kullanılır.
Aşağı yukarı: Yaklaşık olarak, hemen hemen, tam değil de tama
yakın."Aşağı yukarı on kilo gelir bu yük."
Aşık atmak: Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle
yarış etmek."Sen benimle aşık atacak biri değilsin."
Ata et, ite ot vermek (yedirmek): Uygunsuz iş yapmak; birbirini
tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere
işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek."Ata et, ite
ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?"
Ateş almak: 1. Yanmak, tutuşmak. 2. Ateşli silâhın patlaması. 3.
Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak."Silâh birden
ateş aldı."
Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir
durum almak."Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!"
Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak
sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması."O nadide, paha
biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı."
Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak."Hiç
aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil
mi?"
Ateşe tutmak: 1. Ateşli silâhla mermi atmak. 2. Bir şeyi ateşin
üzerinde tutarak ısıtmak."Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım
ateşine tuttular."
Ateşe vermek: 1. Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2. Aşırı ölçüde
telâşlandırmak. 3. Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine
sürükleyerek yıkıma uğratmak."Dış güçler yerli işbirlikçilerle
anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler."
Ateşine (nârına) yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa
uğramak, zarar görmek."Eğer bu malı satamazsam senin ateşine
yanmış olacağım."
Ateş kesilmek: 1. Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2. Çok
çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3. Ateşli silâhlarla yapılan
atışa son vermek."Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar."
Ateşle oynamak: Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne
gitmek ya da böyle bir işe girişmek."Bırak o silâhı elinden! Ateşle
oynadığının farkında mısın sen?"
Ateş pahasına: Çok pahalı."Yeni daireler ateş pahası, nasıl
alacağız?"
Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek."Öğretmen
kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü."
Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu
anlatmak için söylenir."İflas etmem, ateşten gömlek giymem
demektir."
Atı alan Üsküdar`ı geçti: "Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı"
anlamında kullanılır."Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti."
Atı eşkin, kılıcı keskin: Her bakımdan güçlü, dilediğini
yapabilir."Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın
keskin olmalı!"
Atın yüğrükse bin de kaç: İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
Atıp tutmak: 1. Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek,
abartılı konuşmak. 2. Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü
sözler etmek."Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın."
At oynatmak: 1. Ata hüner göstermek. 2. Bildiği ve istediği gibi
davranmak. 3. Belli bir alanda üstünlük kurmak."Meydan adamlara
kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar."
Atsan atılmaz, satsan satılmaz: İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde
vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır."Ne yapayım,
kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!"
Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli
görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak."Aklını başına
toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler."
Avaz avaz bağırmak: Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar,
var gücüyle bağırmak."Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz
bağırma!"
Avucunun içine almak: Birini her dediğini yapar duruma getirmek,
baskı ve etkisi altına almak."Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun
içine aldı."
Avucunu yalamak: Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde
edememek."Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de
çalış."
Avuç açmak: Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister
duruma düşmek."Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın."
Ayağa düşmek: 1. Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2. Yalvarır duruma
gelmek. 3. İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak."Sevinmeyin
boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman."
Ayağa kalkmak: 1. Hasta iyi olmak. 2. Saygı göstermek için oturma
durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3. Telâşlanmak,
heyecanlanmak. 4. Dikilmek, ayakları üzerinde durmak."Dedem
nihayet ayağa kalktı."
Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak: Yürürken herhangi bir sebepten
ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek."Korkusundan
zavallının ayakları birbirine dolaştı."
Ayağı düşmek: Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak,
yolu düşmek."Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara
düşeceğini sanmam artık."
Ayağı düze basmak: İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata
kavuşmak."Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah."
Ayağı ile gelmek: 1. Kendi isteği ile gelmek. 2. Çok fazla emek sarf
edilmeden elde edilmek."Adam ayağı ile geldi dayak yemeye."
Ayağına bağ olmak: Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden
ayrılmasına engel olmak."Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp
da bir yere gidemiyorum."
Ayağına dolaşmak (veya dolanmak): 1. Birisinin yaptığı işe engel
olmak. 2. Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek."Şu
köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor."
Ayağına gitmek: Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin
yanına varmak."O baban senin, ayağına gitmelisin."
Ayağına kapanmak: Kendini küçük düşürerek yalvarıp
yakarmak."İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini
ayağına kapandırmalı."
Ayağına (ayaklarına) kara su inmek: Bir yerde ayakta beklemekten
veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak."Seni aramaktan
ayaklarıma kara sular indi, nerelerdeydin Allah aşkına!"
Ayağını çekmek: Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi
ve ilgiyi kesmek."Artık onlardan elimi ayağımı çektim."
Ayağını denk almak: Birilerinin kendisine karşı yapacakları
muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak."Eğer
ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin."
Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten,
mevkiden uzaklaştırmak."Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını
kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor."
Ayağını kesmek: 1. Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2. Birini bir
yere artık uğramaz duruma getirmek."Öyle korkutun ki o adamın
ayağı kesilsin bu meyhaneden?"
Ayağının altına almak: 1. Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek.
2. Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o
şeyi tepmek."Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç
tınmadan."
Ayağının tozuyla: Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez."Adamı
ayağının tozuyla kodese tıktılar."
Ayağını sürümek: 1. Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2. Bir
yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3. Ölmek üzere olmak. 4. Halk
inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine
yol açmak."Ayağını mı sürüdün ne, senden sonra gelen misafirlerin
sayısını Allah bilir ancak!"
Ayağını yorganına göre uzatmak: Gelirini giderine uydurmak,
harcamalarda geliri aşmamak."Ayağını yorganına göre uzatmazsan
ileride aç kalırsın."
Ayağı (ayakları) suya ermek (değmek): Neden sonra aklı başına
gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını
kavramak."Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya
erecek bir gün."
Ayak altında kalmak: 1. Hor görülüp aşağılanmak, değer
verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde
kalmak."Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri
seçerler."
Ayak atmamak: Bir yere hiç gitmemek."O kente ayak atmadım
henüz."
Ayak diremek: Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi
kararından vazgeçmemek."Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış
olacaklardı."
Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak,
çiğnemek."Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak
o serseriliği seçti."
Ayakları geri geri gitmek: Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz
gitmek."Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım
geri geri gitmeye başladı."
Ayaklı kütüphane: Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok
şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse."Adam ayaklı
kütüphaneydi sanki!"
Ayakta kalmak: 1. Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2.
Oturacak yer bulamamak."Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta
kaldık."
Ayak takımı: İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri,
değersiz kimselerin bütünü."Mahallemizde ayak takımı gittikçe
çoğalıyor."
Ayak uydurmak: 1. Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2. Kendi
gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek."Bu bozuk topluma
ayak uydurmak zorunda değiliz."
Ayak üstü (üzeri): 1. Kısa süre içinde, acele olarak. 2. Ayakta
durarak, ayakta dikilerek."Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz."
Ayasofya`da dilenip Sultanahmet`te sadaka (zekât) vermek: Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.
Ayıkla pirincin taşını: Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden
çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır."Durup dururken
adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!"
Ayılıp bayılmak: 1. Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2. Birini
kendinden geçercesine sevmek, beğenmek."Her kan görüşünde
ayılıp bayılıyor."
Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak."O
konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu."
Ayvaz kasap hep bir hesap: "Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi
yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır" anlamında kullanılır.
Ayyuka çıkmak: 1. Pek yükselmek (ses için). 2. Herkesçe duyulmak,
yayılmak (dedikodu için)."Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu."
Aza çoğa bakmamak: Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.
Azizlik etmek: Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile
aldatmak."Osman azizlik etmeye bayılır."