ρυяєgση
09-27-2007, 20:13
Gaziantep Tarihçesi
İLKÇAĞ
İlkçağa ait belli başlı kaynak ve araştırmalarda Antep adına rastlanmaz. Bununla birlikte Antep 12km kuzeyinde Antep-Maraş yolu üzerindeki Dülük ün (Doliche) oldukça eski bir mevki olduğu bilinmektedir. Antik devirlerde iktisadi ve siyasi bütün faaliyetlerin yoğun bir şekilde sürdüğü kuzey Suriye ile Mezopotamya yı İçAnadolu ya bağlayan yolların geçtiği yerler o devirde Dülük Bölgesi olarak anılmaktaydı. Yine eski ve orta çağlarda Fırat Nehrini takip ederek Mezopotamya dan gelen kervanların bu nehri terkettikleri Birecik ve Maraş arasında bir kavşak noktası da Dülük adıyla bilinmek teydi. Bu kavşak aynı zamanda Urfa ,Maraş ve Halep yollarınında kesiştiği yeri teşkil ediyordu. Bugün de Dülük adıyla anılan yere Asurlular Babiğü,Bilabhi,Doluk,Romalılar Dolichenus,Doulichia,Doliche;Bizanslılar ise Tolonbh demekteydi.
HİTİT DÖNEMİ
MÖ1800-1200 yıllarına kadar hüküm süren Hitit Devletinin sınırları Dülük ve çevresini de içine almaktaydı.Bölge daha sonra Suriyenin kuzeyinde kurulan Hitit Şehir Devletlerinin ardından da Asurluların hakimiyetine girdi. MÖ613-612 yıllarında Medya Kralı Kiyaksar ın Asurluları mağlup edip Ninevayı (Ninova) almasıyla Dülük Bölgesi İran da saltanat değişikliğine rağmen uzun müddet yine İranlıların nüfuz sahasında kaldı. MÖ334 de Asya seferine çıkan Büyük İskender Issus savaşını kazanıp Dülük ve bölgesini sınırlarına kattı.
MÖ 190 yıllarında Dülük te Roma MS395ten itibaren de Bizanslılar hakim oldular. Bizans hakimiyeti sırasında Dülük ve yöresi Arap Sınır Bölgesinde önemli bir mevki teşkil etmekteydi. Uzun süre Arap ve Bizanslılar arasında mücadeleler devam etti. Muhtemelen bu mücadeleler sırasında bir kale inşa edilmiş ve burası Antep adıyla anılan yerin ilk çekirdeği olmuştur. Nitekim Süryani Yeşva Vekayı namesinde Selefki Takvimiyle 800 yılında meydana gelen bir depremin Urfa,Diyarbekir ve Akka yı içine alan bölgede büyük tahribat Yaptığını, hatta Fırat Nehrinin bazı kollarının sularının kuruduğunu kaydetmektedir. MS 499 yılına rastlayan bu depremde Dülük Kalesi ve çevresininde tahrip olduğu kabul edilebilir.Bu sebeple Bizansın önemli mevkideki kalenin yıkılması yeni bir kalenin yapılmasını gerektirmiş ve I.Justinianos döneminde (527-565)Antep Kalesi inşa edilmiş olmalıdırAncak buranın Antep adıyla ne zaman anıldığı bilinmemektedir.
TÜRKLER DÖNEMİ
Türklerin Anadoluya yönelik harekatları sırasında Türkmenlerden meydana gelen ordusuyla Afşin Fırat' ı geçerek Antep in kuzeybatısındaki Karadağ da karargah kurup geniş fetih harekatına başladı. Ve 1067 de kuvvetleriyle önce Antep ve Raban ı (günümüzde Araban ) aldı,sonra Antakya Dukalığı arazisine girdi. Pek çok ganimet ve esir topladı. Afşin bu fetihleriyle Suriye bölgesinde Türk hakimiyetini kesinleştirdi.
Alparslan dan sonra fetihlere girişen Süleyman Şah 1084 yılında Antakyayı yeniden aldı,bu suretle Halep ve civarıyla Antep kendiliğinden Süleyman Şahın idaresine girdi. Nitekim Haçlılar Suriye ye geldiklerinde Antep bölgesi Suriye Selçuklularının idaresinde bulunuyordu. Haçlı kuvvetlerinin Bu bölgeye yerleşmesiyle Antep önce 1098 yılında Urfa Kontluğunu kuran Bovdovin de Bovlogne a daha sonra Maraş Kontlu ğuna tabi oldu.
Haçlılar zamanında Antep ve Telbaşir bölgenin önemli müstahkem mevkileriydi. Haçlı seferleri şiddetini kaybedince I. Mesud un damadı olan Atabeg Nureddin Mahmut Zengi 1149 yılında düzenlediği bir seferle Antep,Telbaşir ve Azaz ı geri aldı ise de kuvvetleri mağlup oldu. Bunun üzerine Sultan Mesud, oğlu Kılıçarslan la beraber kuzey Suriye ye sefer yaptı ve Maraş ı kuşatarak aldı;ordusu Telbaşir önünde Jocelin kuvvetleriyle karşılaştı,fakat Franklar savaşa cesaret edemediler Bundan sonra Sultan Mesud Kılıçarslan la beraber 1150 yılında Haçlıların işgalinde bulunan Göksün,Behisni,Göynük,Ra ban ve Antep şehir ve kalelerini zaptetti. I.Mesud un ölümü üzerine (1155)Atabeğ Nureddin Mahmut Zengi Antep ve Ra ban ı Selçuklulardan aldı. II.Kılıçarslan Nureddin den adı geçen şehirleri iade etmesini istediyse de Nureddin bunu reddederek saldırısını sürdürdü. Bunun üzerine Kılıçarslan 1157 yılında kuvvetli bir orduyla gelerek Antep i kuşattı;surlarını tahrip ederek şehri ele geçirdi. NureddinMahmut ise Halep e çekilmek zorunda kaldı. Ardından Selçuklu Sultanı İzzeddin I.Keykavus Halep emirliği topraklarını isteyerek Samsat Emiri olan Eyyubi Meliki el Melikül Efdal ile birlikte hareket edip 1218 yılında Antep i aldı. Ancak El-Melikül Efdal ın ihaneti üzerine ordusu bozguna uğrayınca Antep yine Halep Emirliğinde kaldı.
Bütün Anadoluyu sarsan Moğol istilası önce bu bölgede etkili oldu.1259 da Hülagü Suriye seferine çıkıp Halep i alınca Boycu Noyan ın 1258 de başlattığı harekat tamam landı Ve Antep bölgesi Moğolların eline geçti. Ancak az sonra Memlük Sultanı Kutuz Moğollarla mücadeleye girişerek 1260 yılında Aynicalüt ta onları yendi. Böylece Halep ve Antep bölgesi Memlüklu nüfuzu altına girdi. Moğolları tamamen kuzey Suriye den uzaklaştırmak isteyen I.Baybars 1277 de Antep ten geçerek Elbistan Ovasında Muinüddin Süleyman Pervane idare- sindeki Selçuklu-Moğol ordusunu mağlup ederek Kuzey Suriye yi Moğol baskısından kurtardı.
Bundan sonra Antep ve bölgesi Memlük Sultanlığı ile Maraş ve Elbistan a hakim olan Dulkadiroğulları arasında ihtilaf söz konusu oldu. Dulkadir Beyliği nin Kurucusu olan Zeynüddin Karaca Bey Dulkadir Ulusunu bir beğlik haline getirmiş, aynı zamanda Bozoklar ın ve Halep Türk- menlerinin de reisi olmuştu. Antep ve çevresi ise daha fazla Dulkadirli Türkmenleri ile meskundu. Bu yüzyılda Dulkadirli-Memluk çatışmaları bölgeyi derinden etkiledi. Mücadeleler sırasında Atabeğ Berkuk 1381 Temmuzunda büyük bir orduyu Dulkadirliler üzerine sevketti. Tarihçi Bedreddin el- Ayni nin Antep e gelişini gördüğü bu ordunun Dulkadirli Halil Beyin küçük kardeşi Suli Bey in (Selvi?) idare ettiği kuvvetleri yenmesiyle Antep ve Halep in kuzey bölgesi Memlük idaresine geçti. Ancak Suli Bey mücadeleyi sürdürdü. Malatya Naibi Mintaş ile de yakın ilişkiler kurup güç ve nüfuz kazandıktan sonra kuvvet leriyl Antep e gelerek burayı yağmaladı, ve kardeşi Osman Bey i iç kalenin muhasarası için görevlendirdi. Bir ay kadar süren kuşatmada şehre ve halkına çok zarar veren Osman Bey kaleyi zaptedemeyince kuvvetlerini çekip Maraş a gitti.
Bundan bir müddet sonra 792 Şevvalin de (Eylül 1390) Suli Bey ve Mintaş orduları ile Maraş tan gelip Antep i işgal ederek kaleyi kuşattı- lar Bu arada kardeşi Şahabettin Ahmet ile beraber kalede mahsur kalan Bedreddin el-Ayni kuşatmayı anlatırken Antep halkının uğradığı zulüm ve eziyetlerden kendisinin geçirdiği tehlikelerden söz etmektedir. Antep şehrinin işgali ve kuşatması sürerken Halep Valisi Kara Demirtaş ın ordusu ile buraya doğru geldiği duyulunca Suli Bey ve Mintaş muhasarayı kaldırıp Maraş a çekildiler.
Dulkadiroğulları ile Memlüklar arasında kuzey Suriye üzerindeki hakimiyet mücadelesi devam ederken Timur da Ordusu ile Güneydoğu Anadolu ya gelerek Mardin i kuşattı,ve Diyarbekir i zaptetti 1400 de önce Behisni yi ele geçirip Antepe Yöneldi .Şehri zaptederek kaleyi muhasara altına aldı. Timur un yanında seferlerine iştirak eden Nizameddin Şami nin Zafer Namesinde şehrin zaptından sonra bir kısım halkın bağışlandığı ancak çoğunun kılıçtan geçirildiği, binaların ,evlerin yıkılıp yerle bir edildiği belirtilir Ayrıca Antep Kalesini uzun uzadıya tarif ve tasvir eden Şami kalenin çok sağlam olduğunu da yazar.
Timur istilasının ardından tekrar Memlük idaresine geçen şehir ve yöresi 1418 yılında yeni bir saldırıya uğradı. Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman Bey Karakoyunlu topraklarına girerek Mardin i kuşatıp civarını yağmalamış, Kara Yusuf un üzerine gelmesiyle de kaçarak Memlük topraklarına girip Halep e sığınmış, onu takip eden Karakoyunlu kuvvetlerinden Kara Yusufun oğlu Pir Budak ın idaresindeki bir kısım askerler Antep üzerine yürümüşlerdi. Bu harekat duyulunca Antep Naibi ve halkının bir kısmı şehri terkedip kaçtı. Kara Yusuf un Memlük sınırlarına girip Antep yöresine gelmesi Kahire de telaş ve endişeye yol açtı. Karayülükün durumunu öğrenmek için Halepe kadar yaklaşan bir Karakoyunlu birliğini mağlup eden Halep Naibi Yeşbek alınan esirlerden Kara Yusuf un Antep şehrinde olduğunu öğrendi. Kara Yusuf askerlerinin bu yenilgisi üzerine Yeşbek e gön- derdiği mektupta Karayülük ü cezalandırmak için Memlük topraklarına girdiğini belirterek Antep e gelmiş olduğu için özür di- ledi. Bir müddet sonra da Memlük topraklarından ayrıldı. Fakat giderken Antep in çarşı ve pazarlarını yaktığı gibi şehri de askerlerine yağma ettirdi, ayrıca Antep halkından da 100.000 dirhemle kırk at aldı.
OSMANLI DÖNEMİ
Bu tarihten sonra yeniden başlayan Dulkadirli-Memlük mücadelesi Osmanlıların da devreye girmesiyle farklı bir safhaya büründü ve Antep i de etkiledi.1467 doğrudan Memlüklerle savaşa girişerek önce Şam Naibi Berdi Bey kumandasındaki orduyu Turnadağ eteklerinde yenen Dulkadirli Beyi Şehsuvar Bey, Memlük Sultanı Kayıtbay ın EmirCanıbek kulaksız idaresindeki ordusunu da Antep yakınlarında bozguna uğrattı.(30 Mayıs 1468) ve Antep dahil Halep e kadar olan yer- leri kontrolü altına aldı. Ancak az sonra Emir Yeşbek kumandasındaki bir Memlük ordusuna Antep yakınlarındaki savaşta yenildi. Bunun üzerine Antep yeniden Memlük Sultanlığı idaresine girdi.
Alaüddevle nin Beğliği sırasında ise Antep Dulkadir oğullarının hakimiyetinde bulunuyordu Dulkadiroğullarının çok önem verdiği bu şehir daha önce olduğu gibi Alaüddevle Bey tarafından da imar edildi. Alaüddevle burada kendi adıyla anılan bir cami ile bir maslak (Büyük su haznesi) yaptırdı. .Bunların masrafları için vakıflar kurdu. Dulkadir Beyliği Osmanlı himayesi altında Şehsüvaroğlu Ali Beyin idaresine verilirken memlük ler bu fırsattan faydalanarak Antep şehrini tekrar işgal ettiler.
Yavuz Sultan Selim in İran seferi sırasında ve sonrasında Memlük Sultanı Kansu nun Şah İsmail i desteklemesi,Memlük teabası sünni halkın memnuniyetsizliğine sebep oldu. Yavuz Sultan Selim bu hususta geniş bir propadandaya girişerek sünnileri Osmanlılar tarafına davet etti Şam ve Halep Naibleri yanın- da Antep Naibi de bu davete olumlu cevap verdi. Nitekim Osmanlı ordusu Memlük topraklarına doğru ilerleyerek Behisni üzerinden gelip Antep yakınlarındaki Merbüzan suyu kenarında ordugah kurduğu sırada Memlükler in Antep Naibi Yunus Bey Osmanlı hizmetine girdi. Yavuz Sultan Selim 20 Ağustos 1516 da Antep e gelerek üç gün konakladı. Bu suretle Antep Şehri Osmanlı Devletine katılmış oldu.
Osmanlı idaresi sırasında Gaziantepte önemli bir olay meydana gelmemiştir. Yalnız diğer Anadolu şehirleri gibi burasıda XVII. yüzyıldan itibaren zaman zaman Celali saldırılarına uğramıştır. Yöredeki bazı nüfuzlu şahsiyetler ve mütegallibenin et- kisi altına girdi. Şehir Haziran 1839 da kısa bir süre için Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa kuvvetleri tarafından işgal edildi.
Milli Mücadele
Antep'in İngilizler Tarafından İşgâli ve Fransız'lara Devri
Halep'te bulunan İngilizler, Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak 15 Ocak 1919'da bir süvari livası (tugayı) ve beraberindeki kuvvetle Antep'i işgal ettiler. Amerikan Kolejini ve çevresindeki Ermeni evlerini kışla ve karargâh edindiler. Antep'liler bu işgâli, mütareke hükümlerine uyulmadığı gerekçesiyle protesto ettiler. Sözde İngilizler kışı geçirmek ve hayvanlara yem temin etmek amacıyla Antep' i işgâl ettiklerini açıkladılarsa da, bir ay sonra Maraş ve Urfa'yı da işgâl etmekle bu iddialarını fiilen yalanladılar.
I. Dünya Savaşında Suriye'ye gönderilen Ermeniler de fırsattan istifade ederek İngi- lizlerle birlikte Antep'e döndüler. Dönenler arasında Antepli olmayan ve asayişsizlikten dolayı memleketlerine gidemeyen Sivas, Erzurum ve diğer Anadolu şehirlerinden gelen Ermeniler de bulunmaktaydı. Türklere karşı büyük bir hırs, kin ve nefretle dolu olan bu Ermeniler, İngiliz makamlarını etkileyerek, sert ve zalim bir idare kurulmasına çalıştılar. Türklerin satışa çıkardıkları taşınabilir mallarını "Ermeni malıdır" diye gasbettiler. Silâh arama bahanesi ile şehir günlerce baskı altında tutuldu, bütün evler arandı, sokağa çıkma yasağı ilân edildi. Türkler; ekmek bıçaklarına kadar ellerindeki kesici ve patlayıcı silahlarını İngiliz makamlarına teslim etmek zorunda kaldılar. İngilizler 15 Mart 1919'da şehirde 15 günlük dükkan kapatma ve sokağa çıkma yasağı koydular. Bütün toplantılar yasaklandı. Dükkanlardaki etler koktu, sebzeler çürüdü, bozuldu. Bu baskı nihayet 31 Mart 1919'da son buldu. İşgâlin ağırlığı, düşmanın eziyet ve kötü davranışları Türklerin kararlılık ve direnme azmini güçlendirdi. Halktaki bu ruh halini sezen İngilizler, Ermeniler ve Türkler arasında ayrılık yapmadan bölgeyi idare etmeye yöneldiler. Mahalli teşkilata karışmadılar. Osmanlı memurlarını yönetimlerinde serbest bıraktılar.
Ekim 1919 sonunda İngilizler, Antep'i Fransız işgaline terkettiler. 29 Ekim'de Antep'e gelen Fransız-Ermeni Alayı Komutanı Kolonel Saint Mari, İngilizlerden Antep'in işgal idaresini teslim aldı ve 5 Kasım 1919'da tamamı Ermeni gönüllülerinden kurulu Fransız Birlikleri Antep'e girdi.
Antep Bölgesindeki Teşkilatların Kurulması
Cemiyet-i İslâmiye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kuruluşuna kadar, Antep, Kilis ve Nizipte teşkilatlanmıştı. Bu cemiyetin üyeleri gün geçtikçe artmıştı.
Gerek Antep ve Kilis, gerekse Nizip'teki Cemiyet-i İslâmiye aynı gaye uğrunda birbirleriyle sürekli irtibatta bulunmuşlardı.
4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nde teşkil edilen ve Mustafa Kemal Paşa'yı Heyet-i Temsiliye Reisi seçen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyetinin, bütün il ve ilçelerde şubeler açılmasını ve Milli Misak'ın gerçekleştirilmesi için valilere, mutasarrıflara gönderdiği genelge üzerine, Antep'te Heyet-i Merkeziye oluşturulmuştur.
Heyet-i Merkeziye: Tahrirat Müdürü Ragıp Bey, Jandarma Yüzbaşısı Esat Bey, Doktor Hamit Bey, Ahmet Muhtar Bey, Alay Katibi Maraşlı Avni Bey, Meclis İdare Başkatibi Eşref Efendi, Maraşlı Hoca Hamdi Efendi, Kepkepzade Abdürrezzak Efendi, Marakzade Şerif Ağa, Körükçüzade Ahmet Efendi'den oluşmaktaydı.
Heyet-i Merkeziye'nin faaliyetlerine yardımcı olmak amacıyla bu teşkilâta bağlı olarak eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında Heyet-i İdare oluşturularak, üyeliklerine: Hocazade Ferit Bey, Hacı Ömerzade Muhammet Ali Bey, Kilisli komiser Halil Efendi, İncozade Hüseyin Efendi, Mahmut Bidiri Efendi getirilmişti. Sivas Kongresi'ne Antep'i temsilen Kara Vasıf katılmıştır.
İşgâle Uğrayan Bölge Halkının Tepkileri
İngiltere'nin işgâli altında tuttuğu bölgeyi, Suriye İtilâfnamesi ile Fransızlara devretmesi üzerine, bu haksız işgâllere karşı bölge şehirlerinde çeşitli protestolar ve tepkiler meydana gelmiştir.
5 Kasım 1919 Cuma günü, yani Antep'in Fransızlar tarafından işgalinin birinci günü, bir Ermeni tercümanla şehre inen bir Fransız subayının, Akyol Camiinde asılı Türk Bayrağı'nı, orada bulunan bir Türk polisine zorla indirtmesi, şehirde infial uyandırmış, halk galeyana gelmiştir. Zorla da olsa Türk Bayrağını indiren polisin derhal görevinden atılması sağlanmıştır. Bu hareket Fransızlar nezdinde protesto edilmiştir. 5 Kasım 1919 da Türklerin birkaç kez vaki olan protestoları karşısında Fransız Komutanlığı, Ermeni Alayına mensup kıta'ları Antep'ten çekilmeye ikna etmiştir.
Fransızlara ve Ermeni askerlere güvenen yerli Ermeniler güçlendikçe taşkınlıklarını artırdılar. Ermeniler semtlerinde rastladıkları Türkleri tehdit ediyor ve dövüyorlardı. Türkler Ermenilerin çoğunlukta olduğu semtlerde dolaşamaz olmuşlardı.
10 Kasım 1919'da Ermeni askerleriyle Türk polisleri arasında bir kavga çıktığında, Cemiyet-i İslamiye bu fırsattan istifade ederek Antep'in Fransızlar tarafından işgalini protesto etmiştir. 23 Kasım 1919'da Antep'te büyük bir miting yapılmıştır.
Bu arada bizzat Mustafa Kemal Paşa, 1 Aralık 1919'da Kâzım Karabekir'e "son derece gizli tutulması" gereken bir telgraf göndermiştir. Buna göre Kilikya, Urfa, Maraş ve Ayıntap işgâlinin ve Ermenilerin yaptıkları cinayetlerin şiddetle protesto edilmesini ve maneviye ile mücadelenin ilânını bildiriyordu.
Antep halkının sabrını taşıran ikinci olay daha kötüydü. 21 Ocak 1920 günü akşama doğru bugünkü İnönü Caddesinde, askeri fırın önünde 10-12 yaşlarında oğlu Mehmet Kâmil ile geçmekte olan bir Türk kadınına fırındaki Fransızlardan iki sarhoş asker sarkıntılık ederek peçesini açmak istemişlerdi. Mehmet Kâmil anasını savunmak için Fransızlara taşla hücum etmiş ve iki Fransız askeri tarafından hemen orada süngülenerek şehit edilmişti.
Bu olay üzerine dükkanlar günlerce kapalı kaldı. Bir kısım gençler Fransızlara hücum edilmesini istiyorlardı. Heyet-i Merkeziye'nin: "Henüz vakit gelmedi, biraz sabırlı olunuz, her şey yapılacaktır", yolunda tavsiyeleri ve Fransızların oyalayıcı, yumuşak tutumu ile normal hayata geçilebilmiştir.
Antep'in İşgaline Tepkiler ve Dış Yardımlar
Bölge şehirleri ile birlikte, Antep'in işgali üzerine Anadolu'nun çeşitli şehirlerinden bölge halkına destek mitingleri düzenlenmiş, protesto telgrafları gönderilmiştir.
Bu protesto telgrafları ve mitingleri içerisinde Malatya protestosu Antep'e yönelik yardımları da kapsamaktaydı. Malatya protestosunda Fransızların ayak bastığı her yerde Ermenilerin Hıristiyanlık taassubu içinde Müslümanları yok etme politikası güttüğü vurgulanmaktaydı.
Antep' in Fransızlar tarafından işgali çevre illeri de harekete geçirmiş ve Antep'in yardımına koşmuşlardır.
Cumhuriyet Dönemi
Osmanlı döneminde Halep'in bir ilçesi olan Gaziantep, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, il oldu. Ve İslahiye, Kilis, Oğuzeli, Nizip, Birecik, Yavuzeli, Pazarcık, ilçeleri kendisine bağlandı. Ortalama denizden 750 metre yükseklikte olan Gaziantep, yüksek olmayan tepeler ve Platolardan oluşan bir topofrafik bir yapıya sahiptir.
Girişimci bir yapıya sahip olan Gaziantepliler, tarım ve hayvancılığın yanı sıra el sanatlarıyla da uğraşırlardı Gaziantep'te devlet yatırımı olarak, Tekel İçki Fabrikası ve Çimento Fabrikası(sonradan özelleştirildi. ) olmasına rağmen, girişimci bir yapıya sahip olan özel teşebbüs sahipleri, kurdukları fabrika ve atölyelerle, Türkiye ve dünyada bazı dallarda söz sahibi olmuşlardır.
Bu gün iplik, makarna, mercimek, un üretimi, irmik sektörlerinde Türkiye ekonomisinde söz sahibi olan Gaziantep, Türkiye ihracatının yüzde dokuzunu gerçekleştirmektedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ekonomik ve jeo-politik olarak önemli bir konuma sahip olan Gazi kentimiz, Güneydoğu Anadolu Projesinin nin de merkezi ve dünyaya açılan kapısına tek adaydır.
GAP kapsamında kalan iller daha organize ve küçük sanayilerini oluşturamazken, Gaziantep'te üçüncü Organize Sanayi ce üçüncü Küçük Sanayi siteleri oluşturulmaya başlandı.
1957 yılında Pazarcık İlçesinin Kahramanmaraş'a, Birecik ilçesinin Şanlıurfa'ya bağlanması ile İlçe sayısı beşe inmiş, Araban'ın bağlanması ile altıya çıkmıştır. 1986 yılında çıkarılan bir yasa ile Gaziantep “ Büyük Şehir” kapsamına alınmış, il merkezi Şahinbey ve Şehit Kamil İlçelerine ayrılmıştır. 1991 yılında ise Karkamış ve Nurdağı ilçe yaparak, ilçe sayısı ona çıkarılmıştır. 1996 yılında Kilis'in il olması ile ilçe sayısı 9'a inmiştir. İl merkezi 800 bin nüfusa sahip olan Gaziantep, ilçeleriyle birlikte yaklaşık bir milyon 400 bin kişiyi barındırmaktadır. En çok göç alan illerden biri olan Gazi kentimiz 2005 yılında nüfusunun 1 milyon 800 bin, 2004 yılında 2 milyon 400 bin olması beklenmektedir.
Atatürk Gaziantep'te
Atatürk Milli Mücadele yıllarında Gazianteplilerin düşman karşısındaki yiğitçe direnişlerini ölümle dişe diş savaşlarını, savunmalarını coşkuyla izlemiş, onlara her fırsatta güç vermiş , Gazianteplileri övmüştü. Gaziantep'e karşı büyük bir sevgisi vardı. Bir türlü fırsat bulup da bu şehre gelememişti. Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçmeden önce, Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı olarak görev aldığı zaman bir keresinde 1918 yılı Ekim ayı başlarında Kilis'e kadar gelmiş, Kilis'te bir gece kalmış, Kaymakam İbrahim ve Kilis ileri gelenleri ile görüşmüştü. Gaziantep'e gelmemişti. Gaziantepliler onu ancak, 26 Ocak 1933 günü kucaklayabilmişlerdi.
1933 Yılı Ocak ayının 15'inde uzun süreli bir yurt gezisine çıkan Atatürk, Adana'dan sonra 26 Ocak 1933 günü Gaziantep'e yönelmişti. O gün Ramazan Bayramı arifesiydi. Atatürk Bayramı Gaziantep'te geçirmek istiyordu. Haber, Gaziantep'te duyulur-duyulmaz, halk iki bayramı bir arada kutlamanın sevinci ,içinde şehirlerini bayrak ve taklarla süslemişlerdi.
Gaziantep Valisi Akif Bey'in başkanlığındaki bir heyet Atatürk'ü karşılamak üzere Narlı'ya hareket etti. Heyetle buluşan Atatürk onlarla birlikte saat 11'e doğru Gaziantep'e girdi. O gün şehir ana-baba günü, binlerce, on binlerce insan, okullar, esnaf birlikleri karşılamaya çıkmışlardı. Atatürk, karşılayıcıları selamladıktan sonra, otomobiline bindi. Yolda Başkarakol'da arabasından inerek bir süre halk arasında yürüdü. Tekrar bindi, Atatürk Bulvarı'ndan Halkevine geldi. Meydanlarda davul zurnalar çalıyor, milli oyunlar oynanıyordu. Halkevi'nde çeşitli kuruluşların yöneticileri ile görüştü, bilgi aldı.
Atatürk Gaziantep'te ki çalışmalarından memnun görünüyordu. Akşam Gaziantepliler, Atatürk'e 200 kişilik bir yemek verdiler. Yemeğin sonunda Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali bir konuşma yapmış, sözlerini şöyle tamamlamıştı:
“Gazi, bizim Gazimiz, kainat ve insanlığın Ulu Gazisi... Gaziantep'in yüreğinden coşan sesi dinliyor musunuz? Bu ses, tek ses olarak neden senin büyük yüreğine akıyor?
Gaziantep seninle yeniden kuruldu, çünkü sana inandı, sana bağlandı. Sana inanan, sana bağlanan kendi varlığına inanır, Hakka inanır, sonsuzluğu bağlanır. Sen her şeyin, Gazisisin. Büyük Türkün bizzat kendisisin, özüsün, kütük adın Gazi Mustafa Kemal'dir. Fakat dövüş adın, tarih adın, asıl adın, Türkiye'dir.”
Ertesi gün, 27 Ocak 1933 Cuma, bayramın birinci günü. Atatürk'ün üzerinde lacivert bir elbise, gri kravat, siyah iskarpinler var. Valilikte yapılan bayramlaşma törenine katıldı. Buradan, üssü açık bir arabayla Belediyeye geldi. Belediye Meclisi salonunda toplanan Gazianteplilerle, şehrin sorunlarını görüştü, ihtiyaçlarını sordu. Gaziantep'te bir lise açılması isteniyordu. Öyle ki, üç gün sonra, 1 şubat 1933'te Gaziantep Lisesi açılmıştı.
Bu arada bir de tören yapıldı. Şehir Meclisi Atatürk'e “HEMŞERİLİK BELGESİ” verilmesini kararlaştırmıştı. Atatürk, Gaziantep nüfus kütüğüne “Bey Mahallesi Hane:4 Cilt:86, Sayfa: 56, Zübeyde'den doğma, Ali Rıza oğlu, 1881 Selanik doğumlu Gazi Mustafa Kemal “ olarak geçti. Hemşehrilik Belgesi, Gaziantep Belediye Başkanı Hamdı Kutlar'ın bir konuşmasıyla Atatürk'e verdi. Atatürk teşekkür ederek,
“Gaziantep güzel bir şehir, Gaziantepliler vatansever, cesur ve çok çalışkandır. Bu şehir her hizmete layıktır. Gereken her yardım yapılacaktır....” dedi.
Belediyeden sonra Garnizon Komutanlığı'na gitti. Subay ve erlerin bayramlarını kutladı. Öğleden sonra Narlı'ya, buradan da Adana'ya döndü.
Atatürk, Gaziantep'in Kurtuluş yıldönümleri olan 25 Aralıkta sık sık Gazianteplileri kutluyordu. 25 Aralık 1936'da, Gaziantep'in 15.kurtuluş Yıldönümü günü şu telgrafı göndermişti:
“Türküm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk Köyü, Gazianteplileri kahramanlık örneği olarak alabilir...”
Bu telgraftan bir yıl sonra, 25 Aralık 1937'de, Gaziantep'in 16. Kurtuluş Yıldönümü dolayısıyla Ankara Halkevi'nde düzenlenen toplantıya katılmış, Gazianteplilere de bir telgraf çekmişti. Bu telgrafta:
“Eğer bir gün, millet-vatan ve cumhuriyetin yüksek çıkarları gerekirse o çevre kahramanlarının geçmişte olduğundan daha yüksek kahramanlıklar göstermeye hazır olduklarına şüphem olmadığı bilinmelidir.”diyordu.
Gaziantep , Atatürk'ünü her zaman saygıyla andı. O'nun Gaziantep'e geliş gününü bir bayram olarak her yıl kutladı
Gaziantep İsminin Kaynağı
Şehrin ismi muhtelif kaynaklarda,muhtelif şekillerde geçmektedir. "Hantab", "Entab", "Hamtab", "Ayıntab" olmak üzere Asırlardan beri,bütün yazılı kaynaklardaki ismi ise "Ayıntab" tır.Şimdi bu isimlerle ilgili rivayetlere bakalım... 1) Ayıntab şehri ismini,burada hüküm süren Ayni adındaki bir kraldan almıştır. 2 ) Kelimenin aslı "Hantab"tır."Han" hükümdar,"Tab" ise Eti dilinde arazi demektir.Buna göre,"Hantab"ın manası, "Han arazi" demektir. 3) Şehrin eski adı "Entap"tır. "Tap" Geldani Lisanında "güzel" demektir.Buna göre Entab, "En güzel" demektir. 4) Şehre suyunun iyiliğinden dolayı "Ayni Tab" adı verilmiştir."Ayin" pınar ,kaynak,"Tab" iyi,güzel demektir. Yaygın olan kanaata göre,şehrin ismini menşei Arabçadır.Suyun tatlılığından,pınarların bolluğundan dolayı "Ayıntab" denilmiştir.Osmanlıca kaynaklarda da hep bu isimle yadedilmiştir.
Evliya Çelebi'nin Gaziantep Hakkında Yazdıkları
Ayıntap kenti tümüyle 32 mahalledir. 8.067 toprak ve kireç örtülü, bayındır, bakımlı, yüksek saray görüntülü evleri vardır. Tümüyle 140 mihraplı, yoğun cemaata sahip, Arasat meydanındaki Boyacıoğlu Camii ve Çarşı içindeki Tahtalı Camii sanatlı, ferah büyük kubbeli ve görkemli yapılardır.
Ayıntap'ta 300'ü aşkın sarayın özel hamamı vardır. Tümüyle 3900 dükkanlı büyük bir çarşıya, açık arttırmayla satış yapan pazarlara sahiptir. İki bedesteni, çarşısı ve saraçhanesi, üstleri örtülü kargir, sağlam süre düzeni içinde süslü dükkanlardı. Tamamına, 70 çeşmesi var, fakat, onlara hiç de gereksinme duyulmaz, her eve hayat ırmağı denginde sular akmaktadır.
Her ev, bağı, bahçesi, fıskiyeli havuzları, cennet ırmağı sularıyla çeşit çeşit selvi, çınar, söğüt, kavak, limon turunç ve diğer meyve ağaçlarıyla donatılmış. “İrem “bağını andırır. Bağları, bostanları, gül bahçeleri geniş örgüden kafese alınmış, çok verimli olmakla Antep ucuz ve şirin bir kenttir.
1648'de gördüğümüz kent, bu kez sekiz mahalle, nice han, camii ve dükkan kazanarak büyük bir gelişme göstermiş, Tanrı'ya şükürler olsun ki, bu gelişmesini sürdürmektedir.
Kent yüksek bir düzlükte ve yer yer bayırlar üzerinde kurulduğundan suyu ve havası da güzeldir. Bir çok hanları ama en görkemlileri ve ünlüleri Mustafa Paşa Hanı , Pekmez Hanı, Tuz Hanı, İki Kapılı Han , Börekçi Hanı ve Arasat Hanları'dır. İki tane de imareti – Aşevi - var: Gelene, gidene aylar yıllar bol ve minnetsiz sofralar açarlar.
Tümüyle 40 Tekkesi olup hepsinin en görkemlisi ve en çok donanmışı, yiyeceği bol ve hoş yapılışı Mevlevi Tekkesidir. Türkmen ağası Mustafa Ağa yapısı olup, 4. Murat'ın silahdarı Mustafa Paşaya bağışlamıştır. Tekke 40-50 yoksul hücresiyle çevrelenmiş yüksek kubbeli, baştan başa ham ve işlenmiş mermerlerle döşeli haremi, haremin ortasında büyük bir havuzu, havuzun başında rengarenk üzüm salkımlarını andıran süslü avizelerle donalı çardağı olan büyük, sağlam görkemli bir yapıdır.
Bakımlı, bezeli temiz caddeleriyle kent gerçekten şirindir. Yer yer açık arttırmayla satış yerleri, Halep tarzı kargir binalardan oluşmuş çarşıları vardır. Ama bu övdüğümüz yerler, tümüyle kale içindedir. Her sokak başında kapıcıların açıp, kapattıkları kale kapısı kadar sağlam kapıları vardır. Geceleri, tüm sokaklar kandillerle aydınlatıldığından bekçiler guruplar halinde rahatlıkla sokaklarda kol gezerek görevlerini yaparlar.
Kentin ortasındaki kocaman bir kaya üstüne yüksek, görkemli ve dairesel bir kale oluşturmuştur. Kale çok sağlamdır. Kaleyi çevreleyen hendek 1.300 adımdır. Eni 40, derinliği 20 arşın kesme kayadan oyulmuştur. Bunların üstüne her biri ayrı sanat ve mimari üslupta belli aralıklarla sıralanmış, çok güzel kuleler oturtulmuştur.
Bin bir bedeni olan kalenin temelindeki kayaların içinden yine çembersel bir biçimde kaleyi çevreleyen ve hendeğe bakan mazgal delikleri açılmıştır ki, hendek kenarına kuş bile konmaz. Kalenin batı kapısı, 7 katlı demirden bir kapıdır. Kapı aralıklarından çeşitli savaş araç ve gereçleri, silahlar, demir açma kafesleri, saçma topları vardır. Kale silah ve askerlerle donatılmış baca benzeri nefesliklerle havadar bir oturma yeridir.
Çoğunlukla halkı havrani kürkü, çuha ferace, elvan boğası, kavukla külah üstüne beyaz sarık sararlar. Yörede kafir hiç yoktur. Güzel kadınları pek çoktur. Hepsi de sarı çizme giyer, başlarına sivri gümüş taç takınır, beyaz çarşafa bürünürler. Nazik, arlı, edepli, çarşıya çıkmaları ayıp sayılan hatunları vardır.
Üzüm şerbeti içen, tatlı dilli, garip, dost, bilgili, anlayışlı, halım selim insanları vardır. Kahvelerinde hoş söyleşileri ile insanları kendilerine çekerler, hatta özendirirler. Kentin defterlerde öşür veren 70 bin bağı vardır. 9.346.000 kökten oluşmakta pek ünlüdür. Kenti çevreleyen bağlar tümüyle bağdır. Halkı da çok sağlıklıdır, kentlerinin yeme- içme dışındaki yönlerini de överler.
Buranın alemi bezeyen kırk çeşit üzümü, binlerce tulum pekmezi, bademli ve şam fıstıklı tatlı-köftür-sucuğu, pestili vardır ki Arab'a Acem'e Hindistan'a kadar gönderilir. “r” sesiyle “k” sesini doğru çıkaramazlar.
Yöre limon, turunç, nar, incir, dut, şeftali, zerdali, kayısı, beyaz ekmek ve yoğurduyla dünyaca ün kazanmıştır. Yine Elvan boğası, Antep eğeri, yay ve gedelesiyle ünlü bir kenttir.
Cennet bağlarına örnek öyle bahçeleri vardır ki, yalancı ve ölümlü dünyaya özgü “İremler” sayılırlar. Bunların içinde, en bakımlısı, en zengin ve donanmışı Musuloğlu Bahçesidir. Kısacası bu kenti anlatmaya, ne dil ne de kalem yeter. Dünya yüzünden geniş bir ili, gözalıcı büyük yapıları her yerden aranan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası “Şehr-i Anteb-ı Cihan” “Dünyanın Gözbebeği Kenttir”dir.
Coğrafi Yapı
Genel Bilgiler
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Enlemler - Kuzey
36°-37°
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Boylamlar - Doğu
36°-38°
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Rakım
850 m.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yüzölçümü
6.216 km²
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Dağlar
% 51.9
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Ovalar
% 26.9
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Platolar
% 19.0
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yaylalar
% 2.2
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
İlçeler ve Uzaklıkları
Uzaklık / Distance ( KM )
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Merkez İlçe (Şahinbey+Şehitkamil)
0
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Oğuzeli
23
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yavuzeli
41
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Nizip
44
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Araban
62
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Nurdağı
67
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Karkamış
71
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] İslahiye
89
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Komşu İller ve Uzaklıklar
Şehir
Yön
Uzaklık
Osmaniye
Batı
127
Hatay
Güneybatı
196
Adıyaman
Kuzeydoğu
153
Şanlıurfa
Doğu
142
Kahramanmaraş
Kuzey
78
Kilis
Güneybatı
58
Bikki Örtüsü
Gaziantep ilinin batı ve kuzey çevreleri ormanlık, fundalık, yarı step bitki topluluğuna sahiptir. Nizip ve oğuzeli ilçelerinde ormanlık saha yoktur. İlin topraklarının yüzde 60'ı ziraate elverişlidir. Bu kısım, tarlalar, zeytin, fıstık meyve ve sebze bahçeleri ile bağlarla kaplı
Gaziantep TUrizm
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Arkeoloji Müzesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ep-bld.gov.tr/images/cizgi_sag.gif
Şehrimizin arkeoloji müzesi hakkında bilgiler [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifCamiler ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Şehrimizdeki Camiler [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifGezi Turları ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Şehrimizde nerelere nasıl ulaşırsınız?[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/left_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifHasan Süzer Etnografya Müzesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifGaziantep Kalesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Zeugma ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Yesemek ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif
Arkeoloji Müzesi
Gaziantep ili, tarihi coğrafya bakımından Kuzey Suriye-Anadolu ve doğu-batı arasında kültürel, askeri ve ticari yollarının üzerinde ve kavşak noktasında yer aldığından, bölge bugünkü Türkiye'nin jeopolitik durumu gibi bir konuma sahiptir. Bu nedenle, tarihin hemen tüm çağlarının kültürlerini yaşamış olduğundan Gaziantep ili içindeki höyük sayısı da 250'den fazladır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bilindiği gibi, höyükler, neolitik çağdan başlayarak aynı yerde yerleşilmesi sonucu maddesel birikimlerin yükselmesiyle oluşmuş kültür ve mimari katmanlarıdır ki bu katmanların her birisi bir köy, kasaba veya yerleşim birimidir. Anadolu'nun insana ait en eski buluntularından sayılan ve Dülük Paleolitik mağarasında bulunmuş olan taş aletlerle, 600 bin yıl öncesinden orta paleolitik devirden başlayarak gelişen kültür hayatında, özellikle Tunç çağlarında Antep ve çevresinde çok parlak ve kalabalık bir yerleşim olduğu görülmektedir.
Bölgede Hurri, Hitit imparatorluk, Geç Hitit, Asur, Pers, Hellenistik ve Roma çağları da oldukça hareketli ve yoğun yaşanmış, Bizans ile birlikte İslami dönemler ve özellikle ortaçağdaki Haçlı seferleri sırasında jeopolitik konumundan dolayı bölge, çok önemli tarihi olaylara sahne olmuştur. Gaziantep Müzesi tarafından, katılımlı kazı ve kurtarma kazısı olarak yapılan ve sayısı 35'den fazla olan çalışmalardan ve diğer bilimsel kazılardan elde edilen buluntular müzeyi doldurmuştur. 1998 yılında Müze Müdürlüğü tarafından yapılan 11 arkeolojik kazıdan gelenlerle birlikte Gaziantep Müzesinde toplam 64 bin civarında eser bulunmaktadır.
Gaziantep Müze Müdürlüğüne, Arkeoloji Müzesi, Etnografya Müzesi ve İslahiye ilçesindeki Yesemek Açık Hava Müzesi bağlıdır. Ayrıca Müze Müdürlüğü denetiminde tek yapı bazında 693 taşınmaz kültür varlığı ile 221 arkeolojik SİT alanı bulunmaktadır. Öteden beri etraftan toplanmış bazı eserlerin bir araya getirilmesiyle 1944 yılında, Sabahat Göğüş tarafından kurulmuş olan Gaziantep Müzesi, önce Nuri Mehmet Paşa Camiinde görev yapmış, 1969 yılında ise bugünkü binasına taşınmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Arkeolojik bakımdan çok zengin olan bölgenin potansiyeli sebebiyle müzede kısa sürede genişleme ihtiyacı doğmuş, 1976 yılında başlatılan ek salon çalışmaları uzunca bir süre yarım kaldıktan sonra, mevcut binanın birkaç katı büyüklüğündeki yeni ek bina inşaatı sonuçlanma sürecine girmiştir. Bugünkü mevcut binada beş adet salon bulunmakta olup, genelde mütevazı olmakla birlikte yer yer de iddialı bir sergileme ile yukarıda sayılan tüm dönemler izleyiciye yansıtılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Gaziantep Müzesinde, müzeyi bir tarih deposu görünümünden kurtarmak ve izleyicide sempati uyandırmak amacı ile sergilemede alışılmışın biraz dışına çıkılarak yenilik sayılabilecek denemeler yapılmıştır.
A. Geçici Sergileme ve Nostalji Vitrinleri
Girişteki ince uzun salonda, genellikle geçici veya periyodik olarak değişen konuları yansıtan sergileme yapılmaktadır. Resim ve karikatür meraklılarını müzeye çekmek için "Arkeoloji" konulu bir karikatür sergisi, tıp-eczacılık-kimya-kozmetik meraklılarına hitap eden "Antik Dönemde Tıp Aletleri" konulu iki vitrin, arkeoloji ve müzeler dünyasındaki son gelişmeleri içeren "Diğer Müzeler ve Arkeoloji Çalışmalardan Haberler" başlıklı bir pano ile çevredeki ören yerlerini tanıtan resimlerin sergilendiği üç adet blok pano yer almaktadır.
Bu salondaki önemli bir bölüm de "Nostalji Vitrinleri"dir. Burada ülkemiz müzelerinde ilk kez olmak üzere, 1864 yılında bakır plaka üzerine çekilmiş ilk fotoğraflar ile 1910 yılındaki ilk modellerden başlayarak günümüze kadar gelen "Fotoğraf Makinalarının Tarihi Gelişimi" isimli 120 parçayı aşkın fotoğraf makinası ve aksesuarları koleksiyonu sergilenmektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Ayrıca yüzyılımızın başlarına ait ülkemizden, Gaziantep'ten ve dünyanın çeşitli şehirlerinden görüntülerin yer aldığı "Kartpostallarla Eskilerden Günümüze" isimli sergi ile eski radyolar, gramofonlar, telefon, yazı makinası, kollu dikiş makinası ve eski saatler ile benzeri eşyalar sergilenerek, izleyicilerin anılarıyla yakın geçmişi yaşamaları ve böylece müzeye yakınlık duymaları amaçlanmıştır.
B. Kronolojik Salon
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] salonda, Anadolu ve Gaziantep'teki antik yerleşim yerleri ve kazı merkezleri büyük panolardaki haritalarda tanıtılmakta ve Gaziantep bölgesinin kronolojisi verilmektedir.
Sergileme, birinci bölümde Tabiat Tarih vitrini ile başlamakta, özellikle Dülük ve Fırat kenarı paleolitik taş aletlerinin ve bunların kullanımına yönelik didaktik materyallerin yer aldığı vitrinlerle devam edilmektedir.
Kalkolitik ve Tunç Çağları çeşitli dönemlerini yansıtan sergileme, demir çağındaki parlak medeniyetlerden Urartu vitrinleri ile son bulmaktadır. İkinci bölümde ise, Akamenid-Pers, Hellenistik ve Kommagene ile özellikle Roma döneminden kesitler sunan vitrinler yer almaktadır.
Bu bölüm, Bizans ve İslami dönemlere ait süslü kaplar ile çeşitli kandillerin sergilenmesi ile sona ermektedir. Salonda ayrıca, "Belkıs-Zeugma kazı buluntuları" ve "Çağlar Boyu Çocuk Oyuncakları" vitrinleri yer almaktadır.
Bu salondaki bir vitrinde, bir Mamut'un iskeletine ait kemikler ile içi doldurulmuş bir Krokodil de sergilenmektedir.
C. Belkıs / Zeugma Salonu
Koridor şeklindeki ince uzun salonda, Belkıs kazılarından elde edilen ve özellikle mezar heykeltraşlığını yansıtan heykel ve kabartmalar ile mozaik panolar yer almaktadır.
(M.S. IV. yüzyılda mezar odalarının önündeki teraslara ve koridorlara konulan ve ölülere ait heykel ve kabartmaların oluşturduğu mezar heykeltraşlığı Zeugma nekropolüne özgü bir özelliktir).
Burada ayrıca, 1960'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerine kaçırılmış bir mozaik panonun çerçevesi ile Houston kentinde bulunan kayıp parçaların fotoğrafları da sunulmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
D. Küçük Buluntular ve Sikke Salonu
Yeni düzenlenmiş olan bu salonda modern müzecilik anlayışıyla, bir yanda tüm dönemleri içeren bronzdan, inançla ilgili insan ve hayvan heykelcikleri, kült eşyaları, figürinler, damga ve silindir mühürler, süs iğneleri, bilezik ve torklar ile fibulalar, yüzük taşları ve klasik döneme ait kil mühür baskıları ile altın ve gümüş ziynet eşyaları sergilenmektedir.
Diğer yanda ise sikkenin basım ve devirlere göre belirlenen özellikleri ile zaman içindeki değerlerini belgeleyen bilgi panoları bulunmaktadır. Yanındaki vitrinlerde de Grek, Hellenistik, Roma ve Bizans devirleri ile Türk-İslam Dönemi ve Osmanlı çağına ait altın-gümüş ve bronz sikkeler ile Osmanlı dönemi nişanları izleyiciye sunulmaktadır.
Belkıs Salonu ile sergi salonunu birleştiren koridordaki iki eski ahşap vitrinde ise, araştırmacı Sayın Akten Köylüoğlu'nun aslına uygun olarak eski ustalara bizzat yaptırıp Müzeye hediye ettiği "Eski Gaziantep'te Çocuk Oyuncakları" sergilenmekte ve izleyiciye nostaljik duygular yaşatılmaktadır.
E. Sergi Salonu
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] salonda, gene Ülkemiz müzelerinde ilk kez olarak 60 panoyla izleyiciye sunulan "Roma Döneminde Bir "Şehrin Kuruluş Öyküsü" isimli, çizgi-resimlerden oluşan bir sergi yer almaktadır.
Ayrıca, Kültür Bakanlığınca yaptırılıp tanıtım amacıyla birçok ülkeye gönderilen "Türk Mimarlık Eserleri" ve "Arkeolojik Kültür Varlıklarımız" ile "Yağmalanan Anadolu" isimli büyük boy fotoğrafların küçültülmüş kopyaları da sergilenmektedir.
Müze Müdürlüğü'nün 1997-98 yıllarında baraj sahalarındaki Eski Tunç Çağı Nekropolündeki 312 mezarda yaptığı kazılardan elde edilen eserler görsel malzeme eşliğinde sergilenmektedir.
Bir mezar, içinin tüm buluntuları ile orjinal olarak yeniden kurulmuştur. Ayrıca, Belkıs/Zeugma antik kentinde yapılan kazılarda bulunan devlet arşivinde yer alan 34.000'den fazla mühür baskısı da optik vitrinlerde ziyaretçiye sunulmaktadır.
Üç büyük panoda ise bölgeden yurt dışına kaçırılan eserlerle, yurt dışında bulunup geri alınan eserler hakkında görsel olarak doküman ve bilgiler sunulmaktadır.
F. Müze Bahçesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]üzenin ön bahçesinde, Hitit ve Geç Hitit dönemi cenaze ziyafetlerini betimleyen bazalttan kabartmalı steller yer almakta.
Yan bahçesinde ise çoğunluğu Belkıs/Zeugma kökenli Roma dönemi erkeğini simgeleyen kartal, kadınını simgeleyen yün sepeti motifli mezar taşları sıralanmaktadır.
Ayrıca dört adet Roma dönemi lahit de bahçeyi süslemektedir. Kazılardan yeni gelen büyük taş eserler ve mozaik panolar da yer darlığından dolayı ön bahçede yeni binanın tamamlanmasını beklemektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] bina tamamlandığında, özellikle bahçe teşhiri tamamen değişecek olup yepyeni dört salonda mozaik ve heykeltraşlık, Gaziantep Kültürü, Gaziantep'in el sanatları, zenaatkârlar çarşısı, ev ve konak yaşantısı, Barak kültürü, hayat hikayeleri ve eserleriyle Gaziantep'te yetişen ünlü kişiler, sözlü- yazılı ve belgesel kültür varlıklarıyla tam bir şehir müzesi olarak Gaziantep halk kültürü tüm yönleriyle ve modern müzecilik anlayışı içinde ziyaretçiye sunulacaktır.
Hasan Süzer Etnografya Müzesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ili Bey Mahallesi Hanifioğlu Sokak'ta yer alan bina, içinde bulunduğumuz asrın başlarında inşa edilmiştir. Daha sonra birkaç kere el değiştiren bina, 1985 yılında çok harap bir vaziyette iken işadamı sayın Hasan Süzer tarafından satın alınmış, restorasyonu tamamlandıktan sonra "Hasan Süzer Etnografya Müzesi" olarak kullanılmak şartıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağışlanmış ve Gaziantep Müzesi'nde bulunan Etnografya bölümü bu binaya taşınarak Konak-Müze tarzında tanzim edilmiştir.
Bina ana kaydı içine oyulmuş mahzen üzerine 3 kattan oluşmakta, ikisi ana yola, diğeri ara sokağa açılan üç girişi bulunmaktadır. Ön cephedeki işlemeli büyük kapıdan "hayat" adı verilen orta bahçeye, küçük kapıdan ise "selamlık" denilen bölüme geçilmektedir.
Hayatın güneybatı köşesinde; üst katında oturma odası, alt katında ocaklık ve tuvaletin yer aldığı iki katlı müstakil bir bina daha yer almaktadır.
Bu bölüm evin hizmetkarları tarafından kullanılmıştır. Hayat, ince bir taş işçiliğinin eseri olan renkli taşlarla kaplanmıştır.
Bodrum katları; birbiri içine geçme iki ayrı mekandan ibaret olup, ikisi arasında yaklaşık 2 metre kot farkı mevcuttur. Tamamen yerli kayaya oyulmuş mağara görünümündeki bodrum katta, pekmez ve zeytinyağı depolamaya yarayan küpler, erzak depolamaya yarayan bölümler ve su kuyusu bulunmaktadır. Bu bölümde ayrıca büyük bir dokuma tezgahı yeralmaktadır.
Zemin katta; iki oda, "ocaklık" adı verilen mutfak, evin hamamı ile bu mekanın ısınmasını sağlayan ocaklar ve iki farklı taraftan birinci kata çıkan merdivenler yer almaktadır. Hamam, Türk hamamı özelliklerini taşımakta, külhandan gelen ve alttan geçen duman vasıtasıyla ısınmaktadır. Girişin sağında yer alan oda "tandır odası"dır. Adını tandır denilen gömme bir taş ocak üzerine konan bir kürsü ve onun üzerine örtülen geniş bir yorgandan oluşan mahalli bir ısınma sisteminin burada bulunmasından almaktadır.
Birinci katta sofada, taş işçiliği ve boyalı tezyinatı ile dikkati çeken bir çeşme ve Hayat'a bakan üç ayrı oda yer almaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] birisi gelin görme odası, diğeri günlük yaşamın sürdürüldüğü iş odası, üçüncü oda ise erkek misafirlerin ağırlandığı selamlık bölümü olarak tanzim edilmiştir.
İkinci katta yer alan odalardan ikisi ev sahibine ait harem bölümü olarak düzenlenmiştir. Üçüncü katta terasa geçişi sağlayan camekanlı bir oda ve "güvercinlik" bulunmaktadır. Bu bölüm günün yorgunluğunun giderildiği sakin bir köşe olarak canlandırılmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] içinde yer alan bölümler günlük yaşamdaki fonksiyonlarına göre yörenin eşyası ile donatılmış, mankenlerle teşhire canlılık ve gerçekçilik verilerek hizmete sunulmuştur.
Gaziantep Kalesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Gaziantep şehir merkezinde, gerek ihtişamı ve heybetiyle, gerekse bir sır gibi gizlediği tarihiyle dikkati çeken Gaziantep Kalesi, Türkiye'deki kalelerin en güzel örneklerindendir.
Kalenin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği hususunda kesin bir bilgi olmamakla beraber, yapılan incelemeler sonunda kalkolitik dönemden itibaren iskan gördüğü bilinmektedir. Bugünkü biçimini ise Bizans İmparatoru Justinyanus döneminde M.S. 6. yüzyılda almıştır.
Kale, daire planlı olup, çevre uzunluğu 1200 metredir.Büyük taşlardan örülmüş duvarlar12 kule burçla desteklenmiştir.Kalenin üzerinde cami, sarnıç ve yapı kalıntıları bulunmaktadır.Alt bölümlerde üst yapıya destek sağlamak amacıyla büyük odalar, galeriler ve dehlizler inşaa edilmiştir.Ana kütle altında ise bir su kaynağı bulunmaktadır.
Camiler
Camiler, Müslümanların ibadet yeri, insanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek ünitelere sahip olan birer mabettirler. Sanatsal değere sahip tarihi Gaziantep Camilerinden bahseden ve bunların birer örneğini veren belli başlı üç eser vardır. Bu eserler; Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Şer-i Mahkeme Sicilleri
Risale-i Fi Tarif-i Kazayı Ayni tap
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bu eserlerde elde ettiğimiz bilgilere göre ve günümüze ulaşan tarihi camilerimize baktığımızda, Müslümanların zikir yapmaları için zaviye, su ihtiyaçlarını gidermek, ab dest almak için kastel, talebelere eğitim ve öğretim yaptırmak için medrese ve yıkanma ihtiyaçlarını gidermek için hamam bulunmaktadır.
Gaziantep'te günümüze kadar korunarak gelebilmiş eski eserlerin başında camilerimiz gelmektedir. Yukarıdaki eserlerden edindiğimiz bilgilere göre Gaziantep'te 140'a yakın mabet olduğu yalnız bunlardan birkaçının mescit olduğu kanaatine varılmıştır.
Gaziantep savunması sırasında yaklaşık 50 adet civarında cami olduğu anlaşılmıştır. Fakat bu camilerden bazıları yıkılmış ve harabe hale gelmiştir. Bundan dolayı bu camilerden ancak 30 tane kadarı korunarak günümüze kadar ulaşabilmiş ve şu anda ibadete açık durumdadırlar. Hemen hemen hepsinin yapımında kesme taş kullanılan tarihi Gaziantep camileri plan ve süsleme bakımından birbirinden farklıdır.
Genellikle dikdörtgen planlı ve son cemaat yeri de bulunan iki nefli yapılar grubunda, duvarlarda kademeler yapan nişler kullanılmış ve bu nişlerin içine pencereler yerleştirilmiştir. Örtü şekli çapraz tonozlarladır. Bu tip yapıların en eski örneği Ahmet Çelebi Camii'nin burmalı minaresi, Handaniye, Eyüp oğlu ve Esen bek Camileri de portal süslemeleri bakımından önemlidir. Handaniye Camii minaresinin şerefesinin altında xvı. yy. İznik çinileri bulunmaktadır.
Boyacı Camii ise mimberinin Gaziantep'te ahşap işçiliğinin en eski örneği olması bakımından önemi büyüktür. Son yıllarda inşaa edilen modern camilerimizde süsleme sanatı yönünden çok zengin olup, çini işlemesi ve hat sanatıyla dikkatleri çekmektedir.
Günümüzde kendilerinden bahsedilen ve tarihi özelliğe sahip Gaziantep camilerimizden özellikle Ömeriye, Boyacı, Şirvani, Şeyh Fettullah gibi sanatsal değerlere sahip camiler bulunmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ÖMERİYE CAMİİ
Gaziantep'in Düğmeci Mahallesinde bulunan bu tarihi camimiz Antep'in en eski camisidir. 607 hicri (1210 miladi) yılında tamir geçirdiği kayıtlarda yazmaktadır. Caminin kimin tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. Ancak halife Hz. Ömer zamanlarında yapıldığı ya da Hz. Ömer'in kızından olma torunu Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz'ce yaptırıldığı söylendiği gibi, birincisinin yaptırtıp ikincisinin onarttırdığı hakkında söylentilerde vardır. Caminin bir diğer adı da “ ÖMEREYN” dir. Yani iki Ömer anlamına gelmektedir.
Caminin taç kapısı ve mihrabı akkara taşlarla örülmüştür. Minare şerefesinin korkuluklarında oyma taş işçiliğinin güzel örnekleri görülebilir. Hatta minarenin bedeninde Antep savunmasının dehşetli günlerinden kalma mermi, şarapnel parçalarının izlerini, yaralarını görmek mümkündür. Halk arasında anlatılan bir rivayete göre, bu cami her yıl biraz yere batmaktadır. Tamamen battağı zaman kıyamet kopacağı gibi söylentiler vardır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALİ NACAR CAMİİ
Tabakhane semti Yaprak Mahallesi Alleben deresinin kuzeyinde bulunmaktadır. Vesikalarda Ali adında bir marangoz tarafından yaptırıldığı görülmüştür. Müezzin mahveline çıkan merdiven üzerinde 1213 hicri tarihi yazmaktadır. Yalnız bu hicri tarihin caminin onarım tarihi olduğunda birleşilmektedir. Camii ve minaresinin Antep savunmasından etkilendiğini üzerindeki kurşun yaralarından anlamak mümkündür.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] BOYACI CAMİİ
Bu camimiz Hamdi Kutlar Caddesi ile Kutlar Sokağının birleştikleri yerde bulunmaktadır. Cami Kadı Kemalettin tarafından yaptırılmıştır. Caminin mimberi üzerindeki oyma kitabede 759 hicri (1357 miladi) tarihi yazmaktadır. Ancak bu tarihten daha önce yapıldığı kanaati hakimdir. Caminin özelliklerinden birisi de mimberin alttan kızaklı olması ve duvarda özel olarak yapılan bölmesine girip çıkılabilmesidir. Ayrıca Gaziantep'in en büyük camilerinden olan Boyacı Camii'nin içindeki ince ahşap işçiliği dikkati çeker.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ŞEYH FETTULLAH CAMİİ VE KÜLLİYESİ
Gaziantep'in Kepenek mahallesindedir. Halk arasında bu camiye “ aşağı Şeyh Camii”de denir. Keramet sahibi ve ermiş bir kişi olan, Şeyh Fetullah Halife Hz. Ebubekir soyundan gelmektedir. Bu caminin diğer camilerden farklı olan özellikleri şunlardır.
Cami olarak inşa edilmiştir.
Genişletilme yapılmamıştır. İlk yapıldığı gibidir.
Diğer camilerimizde Osmanlı ve Arap mimarisi özelliği varken, bu camide Selçuklu mimarisi özellikleri vardır.
Kendine özgü mimarisiyle ve kurucusunun kutsal bir kişi olmasıyla diğerlerinden faklıdır.
Bir başka özelliği de Antep savunmasında şehit olan Karayılan (Molla Mehmet'in)in mezarı burada bulunmaktadır.
Bu caminin eşi ve benzeri bir daha yapılmamıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] İHSANBEY (ESENBEK ) CAMİİ
Şehitler Caddesi üzerindedir. Cadde adını Antep savunmasında şehit olanların bir bölümünün caminin güneyindeki bahçeye gömülmesinden almıştır. Eki kayıtlarda caminin ismi “Esenbek “ olarak geçer ve ne zaman yapıldığına dair kesin bilgi yoktur.
Su ihtiyacını temin etmek için yer altından kanallar vasıtasıyla caminin altına su verilmiştir. Caminin avlu kapısının kuzeyinde karataştan 25 merdivenle inilen ve yer altında bulunan büyük bir kasteli mevcuttur. Esenbek kastelinde ibadet ve abdest alma yerleri, tuvaletler ve çimecelikler vardır. Geçmişten günümüze bu kastel Esenbek olarak anıla gelmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] HACI NASIR CAMİİ
Elmacı Pazarı ile Gaziler Caddesinin kesiştikleri köşe başındadır. Önceleri mescit olan bu cami Hacı Nasır adında bir kişi tarafından yaptırılmıştır. Hacı Nasır 16. yy. da yaşamış olup, caminin yapımı da bu tarihtedir. Bu mescide 130-140 yıl sonra Kamalak Zade Hacı Mahmut oğlu Hasan Ağa'ca minber konularak camiye dönüştürülmüştür. Mescidin cami haline dönüştürülme tarihi ise Kamalak Zade Hasan Ağanın hicri 1100 yılındaki vakfiyesine göre bu tarihten öncedir.
Hacı Nasır Caminin en önemli onarımı da miladi 1812 ( hicri 1227) yılında geçirdiği kapının üzerindeki kitabesinden anlaşılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] HANDANİYE (HANDANBEY CAMİİ)
Gazianteb'in Karagöz mahallesindedir. Bu camiye Handan Bey camii de denilmektedir. Caminin 1647 miladi yıllarındaki kayıtlarda ismi Handan Ağa tarafından yaptırılmıştır. Handan Bey aslen Erzincanlı olup beylerin en fakiriydi. Cami miladi 1791 yılında yeniden yaptırılmıştır. Bu caminin birde gelir getiren saraçhanesi vardır. Caminin onarımlarında bu saraçhaneden alınan gelirler kullanılıyordu. Daha sonra bu saraçhane yanmıştır. Kurtuluş savaşı dönemlerinde cami ibadet yapılamayacak duruma geldiğinden yeniden bir onarım geçirmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] KURTULUŞ CAMİİ
Gaziantep'in Tepe başı Mahallesindedir. 1892 yılında kilise olarak yaptırılmıştır. Önceleri kilise ve hapishane olarak kullanılan bu yapı, sonra camiye dönüştürüldü. Bu tarih hazinesi eski ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiştir. Gaziantep'in en büyük camilerindendir.
Eyupoğlu Camii kendi adıyla anılan Eyüpoğlu Mahallesindedir. Caminin yapılış tarihi ve kimin tarafından yapıldığı ya da yaptırıldığı konusunda elimizde yeterli bilgi yoktur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] AHMET ÇELEBİ CAMİİ
Ulucanlar Mahallesindedir. Caminin kurucusu Peygamber soyundan Hacı Osman Oğlu Şeyh Ramazan efendidir. Bu eser medrese, cami ve kastelden oluşan bir külliyedir. Cami, sonradan ilave edilen medreseyi yaptıran Ahmet Çelebi adıyla anılmaktadır. Caminin kitabesinden 1083 hicri (1672) miladi tarihinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Caminin yanında 12'si kesme taştan 32'si kayadan oyma 44'ü merdivenle inilen bir kasteli vardır. Camide ahşap işçiliğni çok iyi yansıtan örnekler mevcut olup, ayrıca kadınların ibadet etmeleri için de ayrı bir bölümü vardır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALAYBEY (GAMİ BEY) CAMİİ
Bu cami Gaziler ve Şıhcan Caddelerinin kesiştikleri köşe başında bulunmaktadır. Camiyi yaptıran kişi “Alay bey “ adında bir komutandı. Caminin yapılış tarihiyle ilgili kesin bir bilgi yoktur. Ancak hicri 1224 tarihinde yeni bir onarım gördüğü kitabesinden anlaşılmaktadır. Cami kesme taş işçiliğinin güzel örneklerindendir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ŞİRVANİ ( ŞİRVANİ MEHMET EFENDİ) CAMİİ
Cami sefer paşa Mahallesinde, Gaziantep kalesinin batısında yer alır. Eskiden Gaziantep camileri içerisindeki iki şerefesi bulunan tek cami olduğundan bu camiye halk tarafından iki şerefeli camii de denirdi. Şirvani Mehmet Efendi, Camiyi yaptıran kişinin adıdır. Rivayete göre Şirvani Seyit Mehmet efendi, Hz. Hüseyin'in soyundan gelmektedir.
Caminin yapılış tarihi kesin olmamakla beraber miladi 1681 tarihinden önce olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. bir rivayete göre cami herhangi bir nedenle yıkılırsa onu yeniden yapacak kadar altın ve gümüş temelinde gömülüdür. Olduğu söylenir. Camide eskiden dervişlerin zikrettikleri bir oda ve ahşap işçiliğinin güzel örnekleriyle süslenmiş bir müezzin mahfili de bulunmaktadır. Bir başka önemli bölümü ise Boyacı camisinde olduğu gibi mimberin alttan kızaklı olması, duvarda yapılan özel bölmesine girip çıkılabilmesidir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] TAHTANİ (TAHTALI ) CAMİİ
Kalenin yanında Şekeroğlu mahallesindedir. Caminin yaptıranı ve yaptırıldığı tarih hakkında kesin bilgilere rastlanmamıştır. Ancak miladi 1557 tarihli bir belgede adından söz edilmektedir. Caminin ismi önceleri Tahtani olarak söyleniyordu. Ağaçtan yapılması dolayısıyla halk tarafından Tahtalı Camii de denmiştir. Caminin hicri 1012 yılında bir onarım geçirdiği belgelerden anlaşılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALAÜDDEVLE (ALİ DOLA) CAMİİ
Cami, Uzun Çarşının batısında Eski Saray Caddesindedir. Halk arasında Ali Dola camii de denilmektedir. Alaüddevle Maraş'ta hakimiyetini sürdüren Dulkadiroğlu Beyliğinin son Beyidir. Caminin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber camiyi yaptıran Alaüddevle'nin 1515 miladi tarihinde vefat ettiği düşünülürse caminin bu tarihten önce yapıldığı anlaşılır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] TEKKE (TEKKE MEVLEVİHANE) CAMİİ
Bu cami Kozluca Mahallesindedir. Adı resmi kayıtlarda Mevlevihane camii olarak geçer. Ancak halk tarafından Tekke camii olarak bilinir. Cami; hücreler, semahane, yönetim ve Mevlevî dervişlerinin oturma odaları, tuvaletler, havuzlar, küçük ve kısa minaresinden oluşan eserler topluluğudur. Cami hicri 1048 yılında Mustafa Ağa adında bir Türkmen Ağası tarafından yaptırılmıştır.
Zeugma
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ıs / Zeugma , Gaziantep'in Nizip ilçesinin 10 km. doğusunda , Fırat Nehri kenarında aynı adı taşıyan köyde yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerinde yer almaktadır.
Büyük İskender'in genarellerinden Selevkos Nikator | M.Ö. 300'de Belkıs / Zeugma'nın ilk yerleşimi olan Selevkeya Euphrates kentini kurar. Belkıs / Zeugma , M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu'nun topraklarına katılır, ismi ise geçit ve köprü anlamına gelen Zeugma olarak değiştirilir. M.S. 256 yılında Sasani kralı Sapur | Belkıs / Zeugma'yı ele geçirerek kenti yakıp yıkar. Bu tarihten itibaren Zeugma bir daha kendini toparlayamaz ve Roma dönemindeki ihtişamına ulaşamaz. Belkıs / Zeugma ; M.S. 4.yüzyılda Geç Roma, M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda ise Erken Bizans hakimiyetine girmiştir. M.S. 7. yüzyılda Arap akınları neticesinde Belkıs / Zeugma terk edilir. Daha sonraları M.S.10. ve 12. yüzyıllar arasında küçük bir Abbasi yerleşimi bölgede yer alır ve M.S. 17. yüzyıl da ise Belkıs köyü kurulur. Belkıs / Zeugma , Kommagene Krallığı'nın dört önemli kentinden birisidir.
Helenistik dönemde “Fırat Seleukeia”sı adıyla anılmış olan kent, Fırat Nehri üzerinde bir iskelesi bulunan ve Antakya'dan Çin'e uzanan İpek Yolu'nun Zeugma'dan geçmesi dolayısıyla önemli bir ticaret potansiyeline sahip antik bir şehirdir. Roma döneminde buraya Anadolu'lu askerlerden oluşturulan “Sikitia (İskit) Lejyonu” adı verilen askeri birlik konuşlandırılmıştır. Bu birlik daha sonraları, daha bir Romalı karekter kazanarak “Dördüncü Lejyon” adıyla görev yapmış olup, Zeugma'da özellikle asker karekterinin ağır bastığı bir nekropol heykeltraşlığı akımının başlamasına neden olmuştur.Bu alanda steller, kaya kabartmaları,heykeller ve sunaklar gibi değişik formlarda ortaya koyduğu örneklerden yeni oluşmaya başlayan Zeugma karekterini hissettirmiştir.Zeugma, Roma döneminde biraz da Lejyon merkezi olmanın verdiği canlılıkla oldukça zenginleşmiştir. Belkıs / Zeugma ile Fırat'nın karşı kıyısındaki Apameia kentine bağlantı sağlayan, büyük olasılıkla ağaç kütüklerinden yapılmış sallara dayanan ahşap bir köprü bulunmaktaydı. Nitekim burada o dönemin büyük bir gümrük olduğu ve azımsanmayacak miktarda bir sınır ticaretinin yapıldığı belirlenmiştir.Çünkü günümüzde İskeleüstü olarak adlandırılan tepede yapılan kazılar sonucunda bir arşiv odasında Bulla adı verilen 65.000 adet mühür baskısı ele geçirilmiştir.
Papirus, parşomen, para torbaları ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları Zeugma'da güçlü bir haberleşme ağının yanında büyük bir ticaretin yapıldığını da göstermektedir.
Fırat'ın kıyısından başlayarak batıya doğru 300 metre yükselen engebeli yamaçlar, akropol eteklerine kadar yerleşim yeridir. Bu yamaçlarının güney ve batı kesimi nekropol, doğu ve kuzeydoğu tarafları mahalleler, kuzey kesimi ise kentin yönetimi ve toplumsal bölümleri ile lejyon bölgesi idi. Akropol'ün üzerinde ise, kentin adına bastırılan Zeugma sikkelerinde sıkça rastlanan Tykhe Tapınağı bulunmaktaydı.
Şimdiki haliyle şehir, yaklaşık 4-5 metre kalınlıkta toprak dolgu altındadır ve bütün alan Antep fıstığı ağaçlarıyla kaplıdır.Toprak üzerinde ise sadece birkaç yapı izi ile birkaç mimari parça izlenebilmektedir.Uzun yıllardan beri kaçak kazı ve tarihi eser kaçakçılığına maruz kalan bölge önemini 1992 yılında kaçakçılara karşı Gaziantep Müzesi'nce Arkeolog Dr. Rıfat ERGEÇ başkanlığında başlayan kazılarla göstermiştir.İlk kazılarda bir Roma villası ortaya çıkarılmıştır.Daha sonraları iki villanın teras mozaikleri çıkarılarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır. Belkıs / Zeugma da 1987, 1992-1997,1993-1994,1996-1998 ve 1998-1999 dönemlerinde zaman zaman yabancı Üniversitelerden Arkeolog ve ekiplerin katıldığı arkeolojik kazılar yapılmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] kazılarda çok kaliteli bronz eşyalar ve heykelcikler (bronzdan kanatlı ayaklar) , sikkeler, heykeller, mezar stelleri ve kabartmalar elde edilmiştir. Bu eserler Gaziantep Müzesi Belkıs / Zeugma Salonunda sergilenmektedir. Zeugma kentinin ileri gelenleri, zenginleri, yüksek rütbeli subayları gibi elit tabakanın oturduğu anlaşılan villalar bölgesi tamamen Fırat manzarasına hakim ve güney rüzgarlarına açıktır.
1992 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan M.S. 2. yüzyıla tarihlenen Roma villasında Atriumlu plana sahip olan evin baş odası (tablinium) ve önündeki galeride sanat değeri çok yüksek mozaikler bulunmuştur.7,5 x 3,75 metre boyutunda olan mozaik döşemede üzüm ve şarap tanrısı Dionysos ve karısı Ariadne'nin düğün merasimi tasvir edilmiştir.Fırat taşlarıyla işlenmiş olan mozaiklerde, tonlarıyla birlikte 13 renk kullanılmıştır.Bu sanat değeri çok yüksek olan mozaikler yerinde korunarak sergilenmek üzere önlemler alınarak ziyarete açılmıştır. Fakat ülkemizin bir çok bölgesinde olduğu gibi bu sanat şaheserinin de 2/3'ü, 1998 yılı Haziran ayı içerisinde bazı şahıslar tarafından yerinden sökülerek çalınmıştır.Dionysos'un düğün merasiminin işlendiği bu eşsiz mozaiğin çalınmasının ardından kalan diğer parçalar korunması için yerinden sökülerek Gaziantep Müze Müdürlüğü'ne taşınmıştır.
Baraj inşaatının başlayacağını göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı, 1995 yılında Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Nautes Üniversitesi'nden bir Fransız arkeleoji ekibinin katılımıyla yoğun kurtarma kazılarını başlatmıştır.
1999 yılı sonbaharında Mezar üstü mevkiinde ilk buluntuların ortaya çıkarıldığı alanla, Zeugma uluslararası bir üne kavuşmuştur. Bundan sonra Gaziantep Valisi başkanlığındaki İl Encümen üyelerinin destekleriyle Gaziantep Valiliği İl Özel İdaresinden sağlanan kaynaklarla Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nce kurtarma kazılarına hız verilmiş olup, bu kazılarda iki Roma villası tamamıyla gün ışığına çıkartılmıştır.M.S.256 yılında Sasani saldırısıyla yakılıp yıkılan ve yangın katının altında kalan bu villalar; birinci katın eriyen kerpiç duvarları, daha sonra da yukarı teraslardan akıp gelen 3 metre kalınlığında erozyon toprağı ile örtülerek günümüze kadar korunmuştur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] sebeple oda içlerinde çok sayıda sikke, bronz şamdan, pişmiş topraktan kandil ve çömlekler, mozaikler ve freskler ele geçirilmiştir. Ayrıca sırt üstü yatar şekilde duran bir MARS heykeli de bulunmuştur. Kurtarma kazılarına devam edilmekte olup,kazı alanlarından çıkartılan mozaikler ve diğer tarihi eserler su altında kalmaktan kurtarılarak Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne taşınmıştır.Bu kurtarma kazılarına merkezi Gaziantep'te bulunan Sanko Holding'in ve Birecik Barajı Konsorsiyumu'nun katkıları olmuştur. Bir anlamda Anadolu'nun kapısı sayılan iki önemli geçide Fırat Nehri sadece iki yerden izin vermiştir.Bunlardan birincisi Samsat (Samosata), diğeri de Belkıs / Zeugma'dır.
Samsat, Atatürk Barajı'nın suları altında kalmıştır.Birecik Baraj gölünde su tutulma işleminin tamamlanmasıyla birlikte Belkıs / Zeugma'nın yaklaşık 1/5'lik bölümü sular altında kalacaktır. Merkezi ABD'de bulunan PACKART Humanity Institute'ün maddi destekleri ve GAP İdaresi Başkanlığı'nın aracılığıyla;bu bölgede su tutulma işlemleri sona erene kadar Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında çok uluslu bir ekip kazı, belgeleme ve kurtarma çalışmalarına devam edilmektedir.
Gezi Turları
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Dülükbaba Turu: İl merkezine 4 km. uzaklıkta bulunan Orman İşletme Müdürlüğüne ait Dülükbaba orman içi dinlenme yeri, doğa yürüyüşü yapmaya, kamp yapmaya, pikniğe elverişli ve günübirlik gidilip dinlenilebilen bir yerdir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yesemek Turu: İslahiye ilçesine 24 km. uzaklıkta bulunan ve dünyanın ilk Açıkhava Heykel atölyesi olarak bilinen Yesemek'e günübirlik gezi yapılabilir. Yesemek Açık Hava Müzesi'nin karşısında bulunan Tahta Köprü Barajının kıyısında piknik yapılabilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Birecik Turu: Fırat nehrinin kıyısında bulunan Şanlıurfa'nın Birecik ilçesine nesilleri tükenmekte olan ve çoğalmak için koruma altına alınan kelaynak kuşlarını görmek için gidilebilir. Efsaneye göre Nuh'un gemisi Ağrı dağına oturunca üç çift kuş salıvermiştir. Bu kuşlardan bir çifti de Kelaynak kuşlarıdır. ayrıca Fırat kenarında piknik yapmak, yüzmek ve Birecik'te bulunan restaurantlarda yemek yemek,yüzmek ve dinlenmek için tura çıkılabilir. Birecik'in Gaziantep'e uzaklığı 67 km.dir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Rumkale Turu: Gaziantep'in Yavuzeli ilçesinin Kasaba köyünde bulunan ve Fırat nehri ile Merziman çayının birleştiği yerde görkemli duruşu ile insanları büyüleyen Rumkale'yi gezmek, Fırat ve Merziman çayı kıyısında doğayla iç içe su çağıltıları arasında dinlenmek, piknik yapmak için günübirlik tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] GAP Turu: Öncelikle dünyanın en büyük, sulama ve elektirik üretimine yönelik projelerinden biri olan GAP'a gezme, görme, teknik bilgi alma ve dinlenme amaçlı günübirlik veya konaklamalı olarak tura çıkılabilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Belkıs Turu: Gaziantep'e 60 km. uzaklıktaki, Nizip sınırları içerisinde bulunan, tarihte kendi adına para bastıran Zeugma(Belkıs) şehri harabereleri günübirlik gezilebilir. Fırat kenarında yeşillikler arasında piknik yapma imkanı mevcuttur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Şanlıurfa Turu: Şanlıurfa turu dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak bilinmektedir. Hz. Eyüp ve Hz. İbrahim peygamberlerin yaşamış oldukları yer olarak bilinen Harran'da ilk İslam Üniversitesinin oluşu tarih ve ilmin derinliklerini ispatlamaktadır. Şanlıurfa'nın Peygamberler şehri olması, Hz. İbrahim'in dergah denilen kutsal yerde dünyaya gelmesi, Nemrut'un tahtına payima etmesi, tek tanrı fikrinin ilk kez burada ortaya atılması, ayrıca şehrin ortasında bulunan Balıklıgöl'ün açıkhava akvaryumu görünümü vermesi, sabır timsali olan Eyüp Peygamberin 7 yıl çile çektiği mağaranın burada olması, Harran evleri ve daha birçok özelliğiyle Şanlıurfa'ya günübirlik veya 1-2 günlük konaklamalı tur düzenlenebilir. ayrıca münferiden de gezilip görülebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Hatay-Harbiye Turu: İlin merkezi olan Antakya, Akdeniz'e 30 km. uzaklıkta si nehri üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Eşsiz bir güzelliği olan harbiye, çağlayanlar bölgesi olup, piknik yapılabilen, yeme-içme tesisleri olan ve yemekleri ile ünlü olan şirin bir yerdir. St. Pierre Kilisesi Habib-i Neccar dağı üzerinde doğal bir mağaradır. Hıristiyanlar "Hıristiyan" ismini ilk defa burada almişlardır. ayrıca burası Hıristiyanlar tarafından Hac yeri ilan edilmiştir. Hatay Arkeoloji müzesi mozaik üzerine dünyanın ilkinci büyük müzesidir. Hatay!a 1-2 günlük tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Sofdağı Yaylası Turu: Güneydoğu Torosların uzantısı olan Sofdağlarının üzerinde bulunan Sofdağı yaylası Gaziantep'e 32 km. uzaklıktadır. Yaylada hava çok temiz olup Sofdağı'ndan şehre uzaktan ve tepeden bakmanın zevki bambaşkadır. Yaylada buz gibi tatlı su kaynakları ve pınarlar bulunmaktadır. İnsanların doğayla başbaşa, gürültüsüz, kuş sesleri ve su cağıltıları arasında doğa yürüyüşü, kamp ve piknik yapılabileceği ideal bir yerdir. Sofdağı yaylasına günübirlik veya hafta sonu tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Hızır Yaylası Turu: İklimin verdiği özellikleher mevsim yeşillikler içinde bulunan hızır yaylası, İslahiye ilçesi Altınüzüm beldesinin 20 km. batısında Amanos dağlarının tepesinde bulunmaktadır. Rengarenk kır çiçekler ilkbahar dağ laleleri, büyüleyici güzellikte manzaraları yanında buz gibi suları, pırıl pırıl güneşi ve bol oksijenli tertemiz havası ile insanların doğayla baş başa gürültüsüz, kuş sesleri ve su cağıltıları arasında doğa yürüyüşü, kamp ve piknik yapabileceği ideal bir yerdir.
Yesemek
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Müze Müdürlüğü'ne bağlı olarak faaliyet gösteren Yesemek Açık Hava Müzesi, İslahiye ilçesinin güneydoğusundaki yamacın üzerinde yer alır. Bu yamaç “Karatepe Sırtı” adı ile tanınmakta olup, Kurt Dağı'nın güney uzantısını teşkil etmektedir. Müze'nin İslahiye ilçesine uzaklığı 23 km. Gaziantep'e uzaklığı ise 113 km. olup yolu asfalttır. Ulaşım İslahiye ilçesinden olduğu gibi Hatay'a bağlı Akbez yolu ayrımından Kilis iline giden yolla da sağlanmaktadır. Müze; yayınlara “Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi” olarak geçmiştir. Arazi menekşemsi gri renkte, dolarit diye de tanımlanan bazalt taşlardan oluşmaktadır. Bazalt taşlar gayet sert ve çok ince gözenekli olup son derece kalitelidir.
Yesemek ilk defa 1890 yılında Zincirli'de (Sam'al) kazı yapan Felix Von LUSCHAN tarafından keşfedilmiştir. Buradaki sistemli araştırma ve kazı çalışmaları 1958 – 1961 yılları arasında Prof. Dr. Bahadır ALKIM başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmüş ve 200'e yakın heykel taslağı çıkarılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda ise Arkeolog İlhan TEMİZSOY tarafından yapılan arkeolojik kazılarda toprak altında kalan heykellerin gün ışığına çıkarılması ile 300 adet yontu ve heykel taslağına ulaşılmış; sözkonusu alan Gaziantep Müzesi Müdürlüğü tarafından çevre düzenlemesi yapılarak Açık Hava Müzesi haline getirilmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ılan araştırmalar atölyenin, bölgenin Hitit hakimiyetine girdiği, İmparator Suppilluma I zamanında yani M.Ö. 1375 – 1335 tarihleri arasında işletmeye açıldığını ve burada yörenin yerli halkı Hurlar'ın çalıştırıldığını göstermektedir. Hitit İmparatorluğu, şehirlerinin deniz kavimlerince tek tek ele geçirilmesiyle yıkılmaya yüz tutmuş ve Güneydoğu Anadolu'ya çekilerek feodal krallıklar haline gelmiştir. Hititlerin bu döneminde Genç Hitit Dönemi adı verilmektedir. Kurulan bu krallıklardan biri olan Sam'al(Zincirli) krallığı krallığı M.Ö. IX. Yüzyılda Yesemek'inde içinde bulunduğu bu bölgeye hakim bir krallıktır.
Bu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren atölye tekrar faaliyete geçmiştir. Bu devrede yapılan heykellerde bölgenin siyasi durumu nedeni ile Asur, Hitit ve Suriye unsurları görülmektedir.Daha sonra bu bölgeye gelen Aramiler de heykellere kendi izlerini bırakmışlardır. Birçok devletin çeşitli izlerini taşıyan bu bölge, sanatsal açıdan daha önemli bir konuma gelmiştir. Sam'al krallığı M.Ö. VIII. Yüzyılın son çeyreğinde Asurlular tarafından yıkılmış ve bölge Asur egemenliğine girmiştir. Bu dönemden sonra taş ocağı heykel atölyesi işlerliğini kaybetmiş ve çalışan halk burayı terk etmiştir. İşte o zamandan 1890 yılına kadar yesemek susmuş ve beklemiştir.
Yaklaşık 100.000metrekare alanı kaplayan Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesinin nasıl işletildiği, bu çalışmalarda hangi teknik ve malzemelerin kullanıldığı yerinde örnekleri ile adım adım izlenebilmektedir. Taş bloklar çıkartılmadan önce bazalt sivrilerinin yüzeyleri balyoz, çekiç ve taşçı kalemi ile düzeltilmekte olup bu aşamalardan sonra taşın kenarları, daha sonra da orta kısımları düzeltilmektedir. Kesilmek istenen blok kenarına oyuklar açılmakta ve bu oyuklara kuru ağaç sıkıştırılmakta, kuru ağaçlar ıslatılınca genişlemekte ve oluşan basınçla çatlaklar meydana gelmektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bu çatlaklar balyoz kamalarla genişlemekte ve kaya ana kütleden ayrılmaktadır. Taş ocağında hazırlanmış bu bloklar dağın yanındaki heykel atölyesine getirilmekte ve burada şekiller, şanlonlar ile bloklar üzerine çizilmektedir. İlk aşamada bu şeklin konturları kabaca belirlenmekte, daha sonra bazı detaylar işlenerek yer yer perdahlanmaktadır. Üçüncü aşama olarak detayların daha özenli işlendiği ve daha ince perdahlanarak düzeltildiği görülmektedir. Eserin en son rötuşlarının ise kullanıldığı mimari yapı içinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Bütün evrelere ait yontu taslaklarını bugün Açık Hava Müzesinde yerinde izlemek mümkündür.
Yesemek açık hava müzesinde 300'ün üzerinde yontu taslağı mevcuttur. Bunlar sfenksler, aslanlar, dağ tanrıları, savaş arabaları, karışık yaratıklar ve çeşitli mimari parçalardan oluşan zengin bir kolleksiyondur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Sonuç olarak büyük bir organizasyon ile işletildiği anlaşılan Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi taşların ocaktan kesilmesi yontu taslaklarının hazırlanması ve tamamlanmasına kadarki evrelerin teker teker örnekleri ile görülebileceği dünyada eşi başka bir benzeri olmayan heykel okulu niteliğindedir.
O dönemde bu büyüklükte bir sahayı kaplayan atölyeye ve atölyede meslek icra eden heykeltraş sayısına, günümüzde meydana gelen teknolojik ve sanatsal gelişmeye rağmen ulaşmak mümkün olamamıştır. Bu da o dönemde burada yaşayan insan topluluklarının sanata verdiği önemin büyüklüğünü göstermektedir.
GAZİANTEP AĞZI
Fonetik bakımdan Gaziantep ağzıyla İstanbul ağzı arasındaki farklar incelendiği zaman görülür ki,
Gaziantep ağzında:
1.Alfabemizdeki harflerle gösterilemeyen sesler vardır.
2. Genel dil fonemleri birçok değişimlere uğrar.
3. Bazen bir sesli (vokal) yerine başka bir sesli kullanılır.
4. Bazen bir sessiz (konson ) yerine başka bir sessiz kullanılır.
5. Bazı sessizler sertleşir.
6. Bazen sert sessizler yumuşar.
7. Bazen bir sessiz iki katlanır.
8. Bazen fonemler yer değiştirirler.
9. Bazen fazla bir fonem bulunur.
10. Bazen fonemler düşer.
11. Bazen düşen fonemler yerinde uzun sesler meydana gelir.
12. Bazen birkaç değişme birlikte olur.
13. «Y» fonemi kendisinden evvel ve sonraki bazı sesleri değiştirir.
14. Birkaç türlü söylenen kelimeler vardır.
15. Büyük ses uyumu daha çok kökleşmiştir.
16. Küçük ses uyumu daha çok kökleşmiştir.
17. Vurguda bazı özelliklere rastlanır.
18. Bir kurala bağlanmayacak kadar dağınık fonetik değişmeler vardır.
SESLERDE DEĞİŞMELER
Gaziantep telaffuzu, her zaman İstanbul telaffuzuna aykırı değildir. Fakat bu ağızda, alfabemizdeki harflerle gösterilen bütün seslerin değişmeye uğradığına dair örnekler bulunur. Seslerden bir kısmı, Gaziantep telaffuzunda daha çok değişmeye uğrar. Bazı seslerde ise bu değişme daha az olur.
a- Bayat : boyat
b- Bahane : mahana
c- Kurcalamak : kurdalamak
ç- Çorak : şorak
d- Dut ağacı : tut ağacı
e- Yemek : yimek
f- Ufak : uvak
g- Gırtlak : hırtlak
ğ- Değil : del
h- Hıyar : hıyar
ı- Sıpa : sıpa
i- Çim : çem
j- Jandarma : cenderme
k- Kar : gar
l- Lezzet : nezzet
m-Komşu : konşu
n- Nem : lem
o- Kova : kuva
ö- Çözmek : çezmek
p- Paytak : maytak
r- Kerpeten : kelpeten
s- Sikke : zigge
ş- Şalgam : çelem
t- Tırmalamak : cımalamak
u- Dokunmak : dohanmak
ü- Küfe : kufa
v- Oklava : oklağa
y- Tüy : tüv
z- Yüzük : yüssük
İSİMLER
Gaziantep'te başka bölgelerde pek rastlanmayan yerli bazı şahıs adları vardır.
Erkek şahıs adlarından örnekler:
Bozan, Höggeş, Höggülü, Şıhlı, Ballı, Duran, Hanifi, Muslu, Nahsen, Apo, Abdo…
Kadın adlarından örnekler:
Penbe, Habba, Yumma, Güldene, Hamma, Hamha, Beşire, Döne, Döndü…
Hem erkeğe hem kadına mahsus adlar :
Durdu, Güllü…
Hiç kullanılmayan adlar:
Satılmış, Hösmen, İkbal, Seher, Kezban, Karma, Sarma…
GAZİANTEP AĞZI VE ARAPÇA
Halkı tamamı ile Türk olan ve incelenebilen en eski asırlardan beri daima Türkçe konuşmuş olduğu görülen Gaziantep'te ve çevresinde Arapça konuşan bir tek yerliye rastlanmaz. Konuşmak şöyle dursun, Arapça öğrenmiş olanda yok denecek kadar azdır. Bu hal asırlarca evvel yine böyleydi. Halbuki yanı başımızda halkı Arapça konuşan Suriye vardır. Şimdiki hududa göre Gaziantep topraklarının bittiği yerde Suriye toprakları başlar. (Suriye toprakları içinde bugünde Türkçe konuşan birçok Türk köyleri bulunduğu unutulmamalıdır.) Fakat yirmi yedi sene evvel bu sınır da yoktu. Suriye Osmanlı İmparatorluığu içinde idi. Hatta o zamanki idare teşkilatına göre Halep, -ki Arapça konuşur- vilayet merkezi idi ve Gaziantep bir kaza merkezi olarak bu vilayete bağlı bulunuyordu. Aralarında Kilis'ten geçen 120 kilometrelik bir şose ve daha kısa başka hayvan yolları vardı. Ticari münasebetleri gayet genişti.
Coğrafi hudutlarla ayrılsalar bile komşu iki toprak halkı arasında siyasi, iktisadi, içtimai, ilmi münasebetler gibi dil alışverişi de olur. Bu iki bölge ise birçok bağlarla asırlarca sıkı surette bağlı kalmışlardı. Bu sebeple, türlü bakımlardan birbirine tesir yapmış olacaklarını herkes kolayca kabul eder. Ve yine bu sebepledir ki Gaziantep'i görmemiş olanlar orada Arapça konuşan birçok kimseler bulunduğunu yahut Gaziantep ağzının Arapça dil unsurlarıyla dolu olduğunu sanırlar.
GAZİANTEP HALKI AĞZINDAN PARÇALAR
İKİ KAYNANA ARASINDA:
- Gerili serili gassın şimdiki gelinler. Ne iş biliyler, ne aş. Biz kaynanamızın urgu sura kül turap olurduk.
- Bizinki bi küfde edip urguna gömey. Ben payıma olan doran avrada şiş çahıla. Kle bu olanar nen avrat azlı oluylar ? Gelinin eteni bi nal söledim, iki nal söledim, bakdım dinnemey, ipini üsdüne addım.
- Ben beni gaynna sandım da öten kele gelin dedim kak acı bi hedik vurda allebene gedek dedim. Ne dese benin bacım “ba sahreyn gere yok.Gönün isteyse sen get.
- Bi şeyi yapma dedin mi angeslek yapar.
İKİ KAYNANA ARASINDA
- Gerili serili kalsın şimdiki gelinler, ne iş biliyorlar, ne aş. Biz kaynanamızın önü sıra kul kurban olurduk.
- Bizimki bir köfte yapıp önümüze koymuyor. Kendi hesabıma, oğlan doğuran kadına şiş çakılsın. Ayol bu oğlanlar neden kadın ağızlı (kadın ağzına bakan)oluyorlar; gelinin yaptığını bir defa söyledim, iki defa söyledim, baktım dinlemiyor, ipini üstüne attım.(Vazgeçip kendi haline terk ettim.)
- Kendimi kaynana sandım da geçen gün “Ayol gelin dedim, kalk azıcık bir hedik(buğday) pişir de Alleben'e (bir gezinti yeri) gidelim.” Dedim. Ne dese beğenirsin kardeş?:Bana senin gezmenin gereği yok. Gönlün istiyorsa sen git.
- Bir şey yapma dedin mi kasten aksini yapar.
GAZİANTEP AĞZINDAN DERLEMELER
- Aba altından değnek göstermek : Üstü kapalı sözlerle korku vermek, karşısındakine büyük bir zarar vereceğini dolayısıyla anlatmak.
- Abaza kağıt şeşhane möhür : Güzel kağıt üzerinde gösterişli mühür. (Abaza : Kafkasyada yaşıyan bir kavimdir. Beyaz tenli ve yakışıklı olurlar. Abaza kağıt, parlak güzel kağıt demek olacaktır.
- Acık Bucuk : Fena, karışık, okunmaz yazının vasfı; kargacık burgacık. (Bazen bu sözü çocuklar “acık bucuk şeytan cücük” şeklindede söylerler.)
- Acından karnı kurlar, başında nergis parlar : Fakir olduğu halde süste ve lükste zenginlerden geri kalmıyan kimseler hakkında..
- Aç alavan : Aç açına aç ve perişan olarak.
- Adam sandık eşeği, altına açtık döşeği; baktık adam değilmiş, altından çektik döşeği : İlkin değeri var sanılarak saygı gösterilen, sonra insan olmadığı anlaşıldığından artık yüz verilmeyen kimse hakkında.
- Berberliği benim başımda belliyor : Yeni başladığı çalışma alanında ilk tecrübeyi benim işim üzerinde yapıyor.
- Bıldır ölmüş bir eşek gelin bu yıl ağlaşak : Arasından zaman geçmiş ve acısı unutulmuş bir haldir. O kadar önemlide değil. Buna şimdi acımanın yeri var mı?
Ömer Asım Aksoy
Gaziantep Ağzı Kitabından
GAZİANTEP AĞZINDAN DERLEMELER;
Aba altından değnek göstermek : Üstü kapalı sözlerle korku vermek, karşısındakine büyük bir zarar vereceğini dolayısıyla anlatmak.
Abaza kağıt, şeşhane möhür : Güzel kağıt üzerinde gösterişli mühür.
Acıdan karnı kurlar, başında nergis parlar : Fakir olduğu halde süste ve lükste zenginlerden geri kalmayan kimseler hakkında.
Adı kulağına değmiş : Şöhreti etrafa yayılmış.
Ağır canlı : Hantal, hareketi ağır ve yavaş.
Ağzında ayran durmaz olmak : Çok bitkin bir hale gelmek.
Ağzını döşürmek : Terbiyeye uymayan sözler söylemekten vazgeçmek.
Aklı yılık : Aklı az kaçıkça, tahtası eksik.
Alnına gün doğmak : İyi bir güne kavuşmak, bahtı açılmak, istediğine erişmek.
Anamın aşı, tandırımın başı : Burası yurdum yuvam, rahat ettiğim yerdir.
Anbel beter : Daha ziyade, daha beter.
Baş ağır, kulak sağır : Konuşulanı işitmez, söyleneni anlamaz.
Bargın badaşık mı? : Kalbin ona mı bağlı? Ondan ayrılamaz mısın?
Başı göl, ayağı sel : Başı boş istediği gibi gezip dolaşıyor.
Başına buturamak : Kendi başını yemek için taşkınlık etmek, kudurmak.
Baş kahıncı : Bir kimsenin başkası tarafından “Vaktiyle sen şöyle yapmıştın” diye utandırılmasına ve rahatsız edilmesine sebep olan şey.
Beli berk olmak : Güvenmek, emin olmak. Sonucu sağlam görmek.
Bıroh çağırmak : Meydan okumak.
Bir dahra vakti, bir mahra vakti Urum, Şam bir olur : Bir budama zamanında, bir de üzüm kesme zamanında gece gündüz bir olur. Bu yel böyle eser, bu yengeç de böyle kısarsa..
Zaman ve ahval böyle fena ve aksi gittikçe.. : Canı teze. Az ağrıya, küçük sıkıntıya şakaya dayanamayan
Cenah geçinmek : Zıt gitmek, geçinemeyip çekişmek.
Cin cücüğü gibi çığırmak : Çocuklar, ince ve yüksek sesle bağırmak.
Çapıt çirişi mi ?: O kadar çabuk bitecek bir iş değil.
Çok görmüş, çoban oynatmış : Çok bilmiş, feleğin çemberinden geçmiş, kurnaz, kalleş kimse.
Çirtim çirtim çirtinmek : Çok süslenip püslenmek.
Dağ dayısı, tavşan ammisi : Bildiği gördüğü hısımı akrabası çok.
Daldan eğme mi? Kökten sürme mi? : Sonradan mı bu hali kazanmıştır. İleriden berimi ve aslında mı böyledir.
Direzin sökmek : İki yer arasında devamlı gidip gelmek, mekik dokumak.
Düğüm çalmak : Düğümlemek, düğüm yapmak.
Elden ayrıksı : Elaleme benzemez şekilde.
Eli udumlu : Eli hünerli, eli işe yatar yakışır.
Er günüzken : Akşam karanlığı basmadan.
Et deyi kaptın balcan börkü çıktı : Değerli önemli sanarak ilgilendin, sonunda değersiz bayağı olduğunu anladın.
Gafılın kadaya uğramak : Hiçbir şeyden haberi yokken, ansızın bir belaya, bir iftiraya uğramak.
Gıcı gibi : Çok ufak. Gıcı gibi kar, gıcı gibi yazı.
Gidişmiyen yerini kaşımak : Para harcayıp yapılması gerek olmayan bir iş yapmak.
Hazırcaya hamıt : Kendisi çalışmadan başkasının çalışıp meydana getirdiğinden faydalanmak isteyen.
Haşılı yumuşak işi mi kalıyor : Biraz ayrılmasıyla ziyan olacak bir işi yok ya.
Hedede sedede geçmemek : Makbule geçmemek.
Himi bir : Maksat ve amaçları bir.
Ingılı mış, berk yapış : Ağır ağır ve gönülsüz şekilde yürüyen iş yapan kimsenin halini anlatmak için kullanılır.
İşmar avarası : Harekete geçmek için küçük bir işaret bekleyen.
Kabaklamayı yiyen gerdeğe girsin : İşin faydasını kim gördüyse sıkıntıya da o katlansın.
Karrah etmek : İstediği şeyi çok vererek bir kimseyi bolluk içinde bırakmak.
Kepir hış yatmak : Bir aradaki bir çok kimselerin hastalanarak hep beraber yatması.
Lorunu peynirini görmemek : Faydalı ve değerli bir adam olduğu söylenen kimsenin faydasını veya değerini belirtecek bir işini görmemek.
Mahana şahana : Bahane filan.
Mamuru mest etmek : Noksanını koymamak, çok güzel iş yapmak.
Marda bazar : Ölçmeden ve ayrı ayrı fiyat biçmeden , toptan bir fiyatla. Götürü.
Mercimeği yanın yuvarlamak : Suyu yokuşuna akıtmak.
Nazlı hanımın büzme çarığı : Çok nazlanan ve her şeyden çarçabuk alınan kimseler hakkında söylenir.
Ne deve yürüsün, ne çan seslensin : Ortalığı gürültüye verecek şekilde hareket etmeyelim ki bundan doğabilecek olaylara yer kalmasın.
Ne has? : Neden acaba ? Nasıl oldu da?
Ne ölü görmüş ağlamış, ne düğün görmüş oynamış : Yol yordam bilmez. Dünyadan habersiz yaşamış.
Ortalığı tahne pekmez etmek : Ortalığı karmakarışık etmek.
Okta sapanda durmamak : Çok yaramaz ele avuca sığmaz.
Öğünme çördük, seni de gördük : Öğünüyorsun ama, ne mal olduğunu daha evvel tecrübe ettik.
Öksüz öldü, kanı sındı : Sebep ortadan kalktığından aradaki hısımlık, yahut ortaklık dostluk da sona erdi.
Ölüsü gününde, tavuğu pininde : İşin vakti ve tavı iken.
Övünü tayını bellisiz : Vakitli vakitsiz rast gele yemek yiyen.
Özü dövmemek : Eli varmamak, kıyamamak.
Pabucuna taş kaçmak : Rahatını bozacak bir olay ortaya çıkması.
Paran börgünü (böğrünü) mü deliyor? : Sanki çok paran varda telef edecek yer mi arıyorsun?
Peştamal ıslandı : Bu işe bulaşılmak istenmiyordu. Fakat bulaşıldı, olacak oldu. Artık çekingen durmanın manası kalmadı.
Pisik de kavurga çiğniyor : O aciz de böyle önemli, başından büyük işlere karışıyor.
Sadakayı saraydan çıkarmamak : Bir kimsenin elinde olan karlı bir işi, başkalarına kaçırmayıp, kendi yakınlarını faydalandırması.
Safra sındırmak : Hafif bir kahvaltı etmek, açlığı azıcık giderecek bir şey yemek.
Sandıktaki sırtına sepetteki boğazına : Hiçbir şey arttırıp ayırıp bir tarafa koyamaz, ne kazanmışsa neyi varsa hepsini yer, giyer.
Say say da yerine taş koy : Filan kimsede şu kadar alacağım var, diye hesap ediyorsun. Bil ki eline bir şey geçmeyecek.
Sen ekilirken ben göcektim : Beni atlamak istiyorsun ama ben senden daha kurnazım.Biz kaçın kurasıyız?
Sıçra nalın parlasın : Ne fenalık yapabilirsen yap. Elinden geleni geri koyma.
Sırısı mı soyuluyor? : Güzelliğine ve yaldızına zarar gelmez ya!
Suhra savan : Baştan savma uydurma iş.
Südüne, halibine : Sütüne vicdanına, soyluluğuna havale ediyorum.
Süt hırası : Bebek iken anne sütünü uzun zaman veya bol ememediğinden cılız kalmış çocuk.
Süyükten yitmek : Sonucu şüpheli ve hatta tehlikeli bir iş için başkasını öne sürüp seyrine bakmak.
Tarma taht : Harap ve pejmurde bir halde.
Tas yitmiş (yitti), curunu başına kaldır : Ortalık karma karışık bir hale geldi. Kimsenin kimseden veya işten haberi yok. Usul düzen kalmadı.
Taş ergisi : Çok inatçı, sözünden ve yanlış fikrinden vazgeçirilemeyen kimse.
Tat dışlık vermemek : Rahat huzur yüzü göstermemek.
Tavşan yamaca geçti : İş işten geçti. Fırsat elden gitti. Düşman yenilmez hale geldi.
Tok karnına dokuz topak küfte : Çiğ köfteyi yemeye tokluk engel olamaz.İnsan tok da olsa dokuz topak yer.(topak: yumruk büyüklüğünde sıkım)
Tölebine gelmek : Bir kimse için uygun duruma gelmek, duruşu bakımından tutmasına kullanmasına uygun olmak.
Umdum umdum, geri yumdum : Bu güzel şeyden elime geçer diye bekledim, durdum. Fakat sonra elime geçmeyeceğini anlayarak ümidimi kestim.
Ut küşüm etmek : Birisini rahatsız etmemek için saygılı ve sıkılgan olmak.
Üstüne gök gürlememiş : Hiçbir şeyi umur etmez, kaygısız.
Vara varası, dura durası : Nihayet eninde sonunda.
Ver yiyeyim, ört yatayım, bekle canım çıkmasın : Kendisi çalışmayan, başkasının kendisi için çalışmasını ve hizmet etmesini bekleyen tembel, yerinden kımıldamaz, işe yaramaz kimseleri anlatmak için kullanılır.
Yağan yağmur sene yele yetmez : Mart ayına mahsus sözlerden. Çok rüzgar olduğundan yağan yağmuru savurur, kurutur anlamında.
Yağmur yağsa yaş değmez, dolu (döğüş) olsa tas değmez : Her türlü tehlike ve kazadan emin durumda.
Yavan tarhana : Sevimsiz, biçimsiz, tatsız kişi.
Yedik içtik, yüzden düştük : Başkasının evinde yiyip içtikten sonra kalkıp gidenlerin şaka olarak söyledikleri bir söz.
Yeldim yeldim yele verdim, emeklerimi sele verdim : Uğraştım çabaladım, bütün emeklerim boşa gitti.
Yılanı sen tuttun, gözüne ben bakayım : İşin tehlikesine sen atıl, faydasını ben göreyim.
Yüreği kalak kalak yağ bağlamak : İçine katmerli neşeler dolmak, büyük bir iç ferahlığı duymak.
Yüzüne gül suyu : Affedersiniz iğrendirici bir şey söylüyorum. (Dinleyenin yüzüne gülsuyu ve kolonya serpen bir nezaket anlatımıdır.)
Zabın alıcısı : Hep aciz ve zavallı kimseleri hırpalayan.
Zembil zümbül demeden bağı kesip kurtulmak : İkide birde küçük meselelerle rahatsız olmaktansa işi temelinden yoluna koymak.
Zubbu zeytin meydanda kalmak : Ortada tek başına kendisi kalmak, etrafında hiç kimse kalmamak.
Gaziantep Mutfağı
Dt. M.Ragıp GÜZELBEY
Bugün dünyada yaşayan 6.5 milyon insanın, yaşamlarını devam ettirmek için asgari iki öğün yemek yemeye gereksinimleri vardır. Bu gerçekle sağlıklı yaşama doğru giden yolda, dünya üzerinde yaşayan insanların, ihtiyaçları olan gıda maddelerini üretirken bulundukları coğrafi ortama uyma zorunluluğu ve geçirmiş oldukları kültür evrimleri, değişik yemek kültürlerinin oluşmasını sağlamıştır. Anadolu'da da yaşayan toplumların, coğrafyaya uygun gıda maddeleri çeşitliliğine ve aile yapılarına göre zengin bir mutfak kültürü oluşmuştur.
Gaziantep, sanayisi ve ticari hayatının yanı sıra, bir de yemek turizmi yaratacak kadar son derece zengin ve kendine özgü bir mutfak kültürü vardır. Gaziantep mutfağı yaygın bilinenin aksine kebap, baklava ve fıstıktan ibaret olmayıp, mevsimine göre meyve ve sebzelerin, tahılların, baharatların, salçaların bir arada kullanıldığı son derece sağlıklı tencere yemeklerini de içeren zengin bir mutfaktır. Gaziantep yemeklerinde, yemeğin güzelliğinde, lezzetinde malzemenin niteliği kadar yemeği pişirenin ustalığının ve el becerisinin de payı büyüktür.
Gaziantep Mutfağı çorbalardan köftelere, dolmalardan yoğurtlu ve salçalı sebze yemeklerine, kebaplardan baklavalara zengin bir mutfağın çok özel tarifleri ile meydana gelmiştir.
Bu nedenlerle Gaziantep Mutfağı, ülkemizde şehrinin ismi ile anılan yegane mutfak olarak, zengin bir coğrafi yapının İpek Yolu üzerindeki durağıdır.
1.Yuvarlama
2.Ayvalı Tas Kebabı
3.Döğmeli Alaca Çorba
4.Antep Peynirli İrmik Helvası
Kolay değil seni yapmak, Avuç içinde yuvarlamak,
Etini lezzetli pişirip, Yoğurdunu içine katmak.
Nohudun Gülnar'dan gelmeli, Etin haliği seçilmeli,
Herif yoğurdu bulmak için Kamber ağaya dil dökmeli.
Pirinç ıslanıp dövülmeli, Yoğurdun torbada süzülmeli,
Konu komşu yuvarlayıp, Kazana girmeli, pişmeli…
Yakışan kabına konursun, Sofraya gelir oturursun,
Göz kırparsın yeşil nanenle, Bayramın sultanı olursun.
YUVARLAMA
5 – 6 Kişilik
1.Malzeme grubu:
2. Malzeme grubu:
3. Malzeme grubu
300 gr. Çiğ köftelik et
700 gr. Kemikli yağsız e
4 Bardak süzme yoğurt
2 su bardağı dolusu pirinç
(pirzola büyüklüğünde)
1 adet yumurta
1 adet küçük kuru soğan
1/2 su bardağı nohut
1 y.k. nişasta veya un
Karabiber ve tuz
2 y.k. sade yağ veya tereyağ
1/2 su bardağı süt
1 y.k. kuru nane
Yapılışı:
Yağsız kemikli pirzola büyüklüğünde etler, yıkanıp tencereye konur. Üzerine yeterli miktarda su ilave edilip, kaynamaya başladığında kefi (köpüğü) alınır.12 saat önce ıslattığımız nohutlar ve tuz ilavesi ile orta ateşte pişmeye bırakırız.
Yine önceden yıkadığımız, suyu iyice kurutulmuş olan pirincimizi, ince kıydığımız kuru soğanı, çiğ köftelik eti, karabiber ve tuz ilavesi ile et değirmeninde (ince dişlisinde) iki defa çekeriz. Homojen hale gelmesi için 10 dakika yoğurup, ceviz büyüklüğünde parçalar koparılarak ince şerit haline getirilir. Nohuttan küçük parçalar koparılarak yuvarlak hale getirilir. Bir tencereye iki bardak su koyup, uygun metal bir süzek içinde yuvarladığımız köfteleri tencereye oturtup, üzeri kapatılır. 15 dk buharda, aşırı şişip dağılmamasına dikkat ederek pişirilir.
Pişmiş olan etimizin içine buhardan aldığımız yuvarlamalar eklenerek,15 dakika yeniden hafif ateşte kaynatılır.
Başka bir tencerede süzülmüş yoğurdun içine yumurta, nişasta ve ihtiyaç duyulduğunda kıvamını ayarlamak için yarım bardak süt ilave ederek devamlı aynı yönde karıştırılır. Hafif kaynamaya başladığında, sıcak olarak beklettiğimiz et ve yuvarlama olan tencereye aktarılarak karıştırılır.
Yemeğimizi servis kabına aldıktan sonra, tavada kızdırılan sadeyağın altı kapatılır. Harı geçtikten sonra, nane ilave edilerek yemeğimizin üzerine gezdirilir.
N O T : Yuvarlamanın yoğurdu eski ve ekşi olmamalıdır. Yoğurdun kalitesi güzel olursa un veya nişasta ilavesine gerek yoktur. Süt , yoğurdun varsa ekşiliğini alır veya koyulaşmış ise kıvamını ayarlamaya yardımcı olur. Ayrıca lezzetlenmesini de sağlar. İstenirse kemikli et yerine, et ve kemik ayrı alınarak piştikten sonra kemikler çıkarılır. Yanında pirinç pilavı, yeşil biber, tere, turp ile yenilebilir.
AYVALI TAS KEBABI
5 – 6 Kişilik
Malzeme
600 gr yağsız kuş başı et
2 adet orta boy ayva
400 gr patates
250 gr havuç
250 gr iri arpacık soğan ve bir diş sarımsak
1 adet ekşi elma
2 su bardağı pirinç
1 yemek kaşığı domates salçası
1 yemek kaşığı biber salçası
3 yemek kaşığı sade yağ veya tereyağı
Pilav için de 2 yemek kaşığı zeytinyağı
Tuz ve karabiber
Yapılışı:
Ayvalar, patatesler, havuçlar ve elma temizlenip, iri kuşbaşı şeklinde doğranır. Üzeri kaplanacak şekilde suya konulur. İri arpacık soğanlar da doğramadan temizlenir. Uygun bir tepsi içinde biber ve domates salçası, bir çay bardağı su yardımı ile yumuşatılır. Üzerine sebzeler, tuz ve karabiber ilave edilip iyice karıştırılır. Derin olmayan tas veya kulpsuz tencereye yerleştirilir. Yüzü alüminyum folyo ile kapatılır. Pişerken etin yanmaması için !...
Daha geniş, yayvan, derin, tabanı düz ve etrafında pilavın pişmesi için boşluk kalacak büyüklükte tencereye, tas içine koyduğumuz malzemelerin yüzü tencereye gelecek şekilde yerleştirilir. Tasın üzerine pişerken buharla hareket etmemesi için ağırlık koyup 5 bardak su ilave edilir. Önce harlı daha sonra hafif ateşte 2 saate yakın pişirilir. Pişme esnasında kullanılan su tasın içine çekilir. O nedenle suyu kalmadı sanıp, sakın su ilave etmeyin!..
Son olarak tasın kenarından eti kontrol edip piştiğine emin olduktan sonra, ocağın altını kapatırız. Bu esnada pişme sırasında tasın içine çekilen suda kalan kısım kendini tekrar tencereye bırakır. Pişireceğimiz pilava göre mevcut su kontrol edilerek, eksikse sıcak su ve tuz ilavesi yapılır. Haşlanıp hafif yağda kavrulan pirinç tencere ile tas arasına yerleştirilir. Kısık ateşte tencerenin kapağı kapatılarak pilav pişirilir. Pilav piştikten sonra tas dik olarak alınır, sade yağ kızdırılarak yemeğin üzerine gezdirilir. Karabiber ilavesi ile aynı tencerede servise sunulabilir.
Not: Daha kolay bir yöntem olarak da; tas kebabı piştikten sonra içindeki su başka bir tencereye alınır. Suyu ayarlanıp pilav ayrı pişirilir. Tas kebabının etrafına yerleştirilerek servise sunulur. Yanında ayran, yeşil salata, tere, turp ve turşu tüketilebilir.
DÖĞMELİ ALACA ÇORBA
5 – 6 Kişilik
Malzeme
1,5 su bardağı döğme
1 su bardağı mercimek
500 gr. Kurusoğan
3 adet kuru dolmalık biber
3 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağ
1 yemek kaşığı pul biber
2 yemek kaşığı kuru tarhın
Yarım su bardağı nohut
Yapılışı:
Döğme ve nohut geceden suya ıslatılıp yumuşatılır. Sabah suyu süzülerek, üzerini kapatacak kadar su ilavesi ile uygun bir tencereye alınır. Kaynama esnasında köpüğü alınarak 30 dk. pişirilir. Ayrı bir tencerede haşladığınız mercimeğin suyu süzülerek, 2-3 parçaya ayrılan kuru biberle birlikte döğmenin piştiği tencereye ilave edilir. 20 dakika daha pişirme devam eder. Malzemelerin tümünde yumuşama ve özleşme hissedildiği an iri halkalar şeklinde doğranan soğanlar ilave edilerek, yumuşayıncaya kadar pişirilir.
Çorba servis kabına alınır. Kuru tarhın hafif ovalanıp, çorbanın üzerine bırakılır. Üzerine kızdırılan yağ, kırmızı pul biberle birlikte gezdirilir.
NOT : Döğme bulunmadığında geceden ıslanmış nohut haşlanır. Tarifteki gibi mercimek ve kuru biberle birlikte pişirildiği esnada içine bulgur ve soğanlar ilave edilip terbiyesi verilir. Böylece Bulgurlu Alaca Çorba hazırlamış oluruz. Bu çorbaların yanında kırmızı pul biber, turşu tavsiye edilir.
ANTEP PEYNİRLİ İRMİK HELVASI
5 – 6 Kişilik
Malzeme
1 su bardağı irmik
1,5 su bardağı toz şeker
2 su bardağı su
3 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağ
½ su bardağı dövülmüş Antep fıstığı
Uygun tencere içine irmik ve yağ alınır. Hafif ateşte irmiği yakmadan kavururken başka tencerede toz şeker ve su bir taşım kaynatılır. Kaynatılan şerbet kavrulan irmiğin içine boşaltılır. Hafif ateşte yaklaşık 15 dk. irmikler açılıncaya kadar pişirilir.
Önceden ince dilimler haline getirilen ve iki defa suyu değiştirilen peynir helvanın üzerine dizilir. Tencerenin kapağı sıkıca kapatılır. İki dk. sonra ocağın altı kapatılarak helva 10 dk. dinlendirilir. Peynirler içinde eridikten sonra servis yapılır.
NOT: Helvayı ocağın elektrikli (termostat ayarlı) kısmında pişirmenizi tavsiye ederiz. İsteğe bağlı olarak helva pişerken içine veya servis esnasında yüzüne Antep fıstığı ilave edilir.
EL SANATLARI
Gaziantep El ve Ev Sanatları – İl Turizm Müdürlüğü Yayınları
ANTEP KİLİMCİLİĞİ
Antep kilimleri bilinen diğer Anadolu Kilimlerinden tezgah, şekil, dokunuş biçimleri ve nakışları yönünden çok farklıdır. Antep kilimlerinin bilinen çeşitleri : Baklava dilimleri, Habbap ayağı, Kuş Kanadı, Zincir Göbek, Dirsek göbek, Pençe Göbek, Çarkı felek, Parmak göbek, Atom Göbek(1945 sonrası dokunan bir kilim adı).
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] kilimlerinin hammaddesi öküz, deve ve at tüyü, koyun yünü ve keçi kıllarıdır. Siyah, felhani, mavi yeşil boya, cehre sarısı, ceviz kabuğu, cevizi boz, soğan kabuğu, sumak yaprağı Antep kilimlerinde kullanılan ilkel boyalardan birkaçıdır. Genelde 69 cm eninde 260 cm boyunda dokunan Antep Kilimlerinde motifler şöyle sıralanabilir : Çizgi, nokta ve daireden ibaret motifler, Sembolik motifler, hayvan motifleri, geometrik motifler, Bitki motifleri, İdografik bir manası olan motifler (dağ, ev vs.) Kilimin yalnız el tezgahlarında imal edildiği ve bu işkolunun çok canlı olduğu devirlerde Gaziantep'te 7000 civarında el tezgahının faaliyette olduğu, 1960'larda bu sayının 100-150 ‘ye düştüğü saptanmıştır.
Motorlu dokuma tezgahlarının yaşamımıza girmesiyle Antep kilimlerine olan talep azalmış, tezgahlar yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Günümüzde genel olarak köylerde kendi ihtiyaçlarını gidermek maksadıyla kadınlar tarafından dokunmaktadır.
KUTNUCULUKTarihi bir değeri olan kutnu bezi dokumacılığı, Türkiye'de yalnız Gaziantep'te dokunan ipekli bir dokuma türüdür. Ham maddesi; floş (suni ipek) ve pamuk ipliği olan ve tamamen el tezgahlarında dokunan kutnu kumaşı değişik şekillerde dokunmaktadır. Geçmişi çok eskilere dayanan kutnuculuk; dünyada basma sanatı yokken, çeşitli boyalara defalarca batırılarak, kendisine has renk ve motifler verilerek yapılan bir dokumadır.
Kutnu kumaşı önceleri Halep, Hama ve Humus'ta üretilip, Anadolu Pazarına sunulurdu. Daha sonra bu ipekli dokumalar Gaziantep il merkezi ile ilçe ve köylerinde de üretilmeye başlandı. Kutnu kumaşı, yöresel bir kıyafet olarak kullanıldığı gibi, çeşitli aksesuar, turistik giysi, çanta, terlik, perdelik kumaş ve milli kıyafet olarak da kullanılmaktadır. Kumaşlara çözgü sayılarına göre Kutnu, Alaca ve Meydaniye gibi değişik adlar verilmektedir. Kutnunun çözgü sayısı 4000, Alacanın 3000 tel, Meydaniyenin 2000 teldir.Kutnu çeşitlerinden en fazla rağbet görenlerden bazılarının isimleri ;
KUTNU ALACA MEYDANİYE
Mecidiye Mekkavi Yeşilli Osmaniye
Zincirli Kürdiye Kırmızı Meydaniye
Hindiye Çitavi Sarılı Osmaniye
Darıcı Rahvancıoğlu Mor Meydaniye
Kemha Kırkkalem Vişne Meydaniye
Sedefli
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] n Gaziantep'te çok yapılan kutnu kumaşı dokumacılığı son zamanlarda yok denecek kadar azalmıştır. İpekli kutnu dokumacılığı el sanatı gittikçe az ilgi gören bir sanat dalı haline gelmiştir. Binlerce yıldır işlenen kutnunun desen ve renkleri, Türk köylüsünün asırlık renk ve desen kültürünü belirten bir hatıra ve turistlerin ilgisini çeken orijinal bir sanat eseri haline gelmiştir.
ABA DOKUMACILIĞI
Aba, deve, öküz ve at tüyünden, keçi kılından ve koyunyününden dokunan özel bir kumaştan yapılan bir erkek giysisidir. Abanın üst rafından başın, yan tarafından kolların geçmesi için birer delik olup kolları yoktur. Eskiden kumaşın dokunmasında kullanılan tüy, kıl ve yünler toprak, mor boya, ceviz kabuğu, ceviz kökü, heylangoz yaprağı, sumak yaprağı, meyve, kızılcık otu gibi kök boya denilen boyalarla boyanırdı.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ünümü zde ise suni boyalarla renklendirilmiş polyester iplikler kullanılmaktadır. Geçmişte kullanım alanı oldukça geniş olan abanın Suriye ve Arabistan ‘da giyileni geniş ve kısa bir şekilde olup, dizden biraz aşağı inerdi. Abanın dokunuşuna, üzerinde yapılan motiflerin durumunu ve bu motiflerde kullanılan iplerin özelliklerine göre giyenin ekonomik durumu belli olurdu. Halkın giydiği abalar daha az motifli ve kaba olarak dokunurdu. Zenginler ise çuhadan veya ipekten dokunmuş abalar giyerlerdi. Abalar dokunduğu ipin ve kumaşın rengine, boyuna ve giyildiği yörenin ismine göre isimlendirilir. Humus Abası, Yerli Aba (Boz Aba, Kırmızı Aba, Lacivert Aba, Siyah Aba), Sırmalı Aba (tahtalı Aba, Sandıklı Aba, Zincirli Aba, Kandilli Aba, Kurbağalı Aba), Kıl Aba, Maraş Abası, Urfa Abası, Koron Abası, Siyah Aba, Çuha Aba, Uzun boy Aba, Kısa boy Aba.
ZURNACILIK
Türk Folkloru içinde halk müziği ve oyunlarının ayrılmaz bir parçası olan hak çalgılarımızın ayrı bir yeri vardır. Türk halk çalgısı deyince; fabrika imalı olmayan, halkın kendi mevcut imkânları içinde ve basit araçlarla elde yaptıkları, akustik kanunlara uymayan, standart ölçü ve kalıpları olmayan, etnografik özelliği olan çalgılar akla gelmektedir. Üflemeli halk çalgılarımızın başında gelen zurna, kalın zerdali ağacından yapılır ve davulun yanında çalınan üflemeli bir çalgı aletidir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ın tarihi Orta Asya'ya dayanmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bir çalgı aleti olarak bilinip, yapılmaktadır. Zurna 3 kısımdan oluşur. Baş kısım (Mezik), şimşir ağacından yapılır. Ağız kısmı (Alt çanak), geniştir. Orta kısım ise dardır. Zurnanın 15 deliği vardır. 8 tanesi büyük (nota deliği), 7 tanesi (cin deliği) küçüktür. Zurna yapıldıktan sonra şimşir ağacından yapılan mezik kısmının ucuna metem denilen uç, zurna çalan kimseler tarafından kamıştan yapılır. Gaziantep'te zurna sipariş üzerine yapılmaktadır. Bir usta günde ancak 1-2 tane imal edebilmektedir.
Zurnanın delikleri matkapla delindikten sonra ısıtılmış demir ile dağlanır. Böylece ses daha düzgün çıkar. Zurnanın boyu uzadıkça sesi kalınlaşır, boyu kısaldıkça sesi incelir. Gaziantep'te 3 çeşit zurna imal edilmektedir. Tüm kaba zurna, 32.5 cm uzunluğundadır. Orta kaba zurna, 31 cm uzunluğundadır. Cura zurna, 30 cm uzunluğundadır. Zurnanın standart boyu, orta kaba diye bilinen 31 cm uzunluğunda olanıdır. Kuru zerdali ağacından yapılan zurnalar daha iyi ses çıkartır; eğer yaş ağaçtan yapılırsa çıkan ses kulağı tırmalar. Zurnanın delikleri de belli bir ölçüye göre yapılmaktadır. Zurna yapan kimselere “Harat” ismi verilmektedir. Bu işle uğraşan kişiler gittikçe azalmaktadır.
Yurdun her yöresinde bir açık hava çalgısı olarak kullanılan zurna özel bir soluk alma tekniği ile çalınır. Sesi çok kuvvetli çıkar ve çok uzaklardan duyulur. Yalnız erkekler tarafından çalınır. Bir zurna işi bittikten sonra duvarda asılı olarak muhafaza edilirse ömrü 10-20 yıl arasındadır.
BAKIRCILIK
Gaziantep bakır işlemeciliğinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bakır eşya, bakırdan ve pirinç diye tabir edilen bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenerek yapılır. Antep bakır işlemesinin özelliği, tek parça olarak imal edilmesidir. Yani lehim ya da benzeri bir yolla birleştirme yapılmasıdır. Ev mutfak ve süs eşyası olarak kullanılan el işlemesi bakır mamullerinin işlenmesinde çakma ve çizme diye bilinen basit işleme yönteminin dışında; sadece ilimizde yapılan bir başka yöntem daha vardır. Bir çekiç ve bir çelik kalemle işleme yapılan bu işleme yönteminde bir tek parçanın işlemesi haftalarca hatta aylarca sürmektedir. Gaziantep'te imal edilen işleme bakır mamulleri tamamen el emeği, göz nuru ile yapılmakta, çekiçle kalem dışında hiçbir alet kullanılmamaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ır işleme ürünlerinden bazı örnekler SAHAN Yemek tabağı
TAS Ayran veya su içmek için kullanılan kap.
KAZAN Yemek pişirmeye yarayan kap.
MASERE KAZANI (Şire) Pekmez pişirmede kullanılan büyük kap.
TEŞT Hamur yoğurmada ve çamaşır yıkamada kullanılan kap.
TARAK KABI Sabun, tarak ve kese koymaya yarayan kap.
KİL LEĞENİ Kadınların yıkanırken saçlarını yumuşatsın diye kullandıkları kilin yoğrulmasında kullanılan kap
SEFERİYE TASI Yemek koymada ve yemek taşımada kullanılan kap.
MAŞRAPA Su, ayran vb. içekler konulan kap.
SATIL Su taşımada kullanılan kap.
PAŞA MANGALI Eskiden içine ateş konarak ısınmada kullanılan şimdilerde salonlarda süs eşyası olarak kullanılmaktadır.
İBRİK El, yüz yıkamak, abdest almak için içine su konulan kap.
CEZVE Kahve pişirmede kullanılan kap.
VAZO İçerisine çiçek koymaya yarayan büyük ve küçük ebatları olan kap.
SEMAVER Çay pişirmede kullanılan kap.
SİNİ (TEPSİ) Yemek yemek için içine kazan, tas vb. şeylerin konulduğu Kaptır.
Gaziantep'teki bütün bu işlemeli bakır ürünleri turistik eşya olarak büyük rağbet görmektedir.
SEDEFÇİLİK
Bazı deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan ve sedefçilikte kullanılan sert beyaz ve gökkuşağı pırıltılı, fosforik özelliği olan maddeye sedef, bu maddeyi işleyen kişiye de sedefkâr denilir. Asırlardan beri bilinen sedef, zamanın tekniği ve milletlerin sanat anlayışına göre şekil almıştır. Hammaddesi, midye kabuğu, çeşitli teller ve ceviz ağacı olan Sedef ve Sedefkarlık sanatı Ortadoğu ülkelerinde doğmuş ve 15 yüzyıldan sonra Osmanlı'lara geçmiştir 15.yüzyıldan sonra tamamen Türk İslam Sanatının emrine giren sedef, geometrik desenlerin bitmek tükenmek bilmeyen dizilişleri ile gelişimini sürdürmüştür. Daha sonraları kıvrılma, dallanma, ana veya yardımcı bağlarla bağlanma, birbirini kesme ve düğümlenme gibi yollarla çeşitli kompozisyonlar çalışılmıştır. Doğadan stilize edilerek alınan çiçek motifleri (lale, karanfil, gül) geometrik desenlerle birlikte kullanılmaya başlanmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ç ilik asırlarca değişik motif ve desenlerle zenginleştirilerek mimari yapılarda, kullanım eşyalarında ve silah süslemelerinde kullanılmıştır. Yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre sedef kakmacılığının Gaziantep'te 1963 yılında başladığı bilinmektedir. Bugün Gaziantep'te 50 sedef atölyesi bulunmaktadır.
Bu atölyelerde daha çok turistik eşyaya yönelik çalışmalar ağırlıkta olup, genellikle Ortadoğu'ya satış yapılmaktadır. Gaziantep'te işlene sedefin %90'ı dövizle satılmakta ve ülke ekonomisine döviz kazandırılmaktadır.
GÜMÜŞ İŞLEMECİLİĞİ
Tarihi ipek yolunun üzerinde olması nedeniyle birçok ticaret yollarının Gaziantep'te yumaklaşması ilin ekonomisini o günlerde olduğu gibi günümüzde de canlı tutmaktadır. Bu canlılıkta gümüşün önemli bir yeri vardır. Çünkü gümüş insanların takı olarak eskiden beri kullandığı kıymetli bir madendir. Yöremizde antik şehir özelliği taşıyan Karkamış, Dülük, Belkıs Antik kentleri ve höyüklerden çıkartılan gümüşler, gümüş işçiliğinin ve kullanımının ilimizde ve yöremizde eskiden beri çok yaygın olduğunu göstermektedir. 19.yüzyıl ve 20.yüzyılın ilk yarısına kadar Gaziantep'li bir kadında on iki çeşit gümüş takı bulunurdu. Bunlardan bir kısmı taç kaytan, şekke, daktani, pıçpıçı, götürümgü, üçger, arpacıklı gerdan, Antepli gerdan kemer, koruklu bilezik, düğme yüzük. Gaziantepli erkekler de gümüşü tespih, ağızlık, baston sapı, sigara tabakası ve atların koşu takımlarında kullanırdı. Gümüş işçiliğinin şehrimizde gelişmesinin, Türkistan'dan göçüp gelen ustaların payı büyüktür. Gümüş işçiliği 1980'lerden sonra Türkiye'nin dışa açılması, turizm hareketlerinin başlaması ve teknolojinin yardımıyla hızla gelişmiştir. Türk turizmindeki yerini almakta gecikmemiş olan Gaziantep gümüş işçiliği, bugün kırkın üzerindeki gümüş işleme atölyesi ile varlığını sürdürmektedir. Bu atölyelerde senede ortalama 1,5–2 ton gümüş başta İstanbul olmak üzere bütün Ege ve Akdeniz Bölgesine, Kapadokya'ya ve turistler aracıyla dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaşmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Günümüzde hızla çoğalan Gümüş İşleme Atölyeleri bu sanatın Gaziantep'te çok hızlı geliştiğini ve önemli döviz girdisi sağladığını göstermektedir.
YEMENİCİLİK
Yemeni, üstü kırmızı ya da siyah deriden tabanı ise köseleden dikilen topuksuz ve çok sıhhatli olan ayakkabılara denir. Yemeni yurdumuzun diğer yörelerinde yazmaya verilen ad olmasına karşılık, yöremizde ayağa giyilen bir çeşit ayakkabıya verilen addır. Gaziantep'te Yemeniciliğe “Köşkercilik” yemenicilere “köşker”, yemeni ustalarına da “köşker ustası” denilmektedir. Köşker kelimesi Farsça “keşfger” kelimesinden gelmiş olup, ayakkabı yapan anlamına gelmektedir. Yemeni ilk defa Yemen'de Yemen-i Ekber isminde bir kimse tarafından icat edilmiş ve kendi ismini vermiştir. Daha sonraları yemeni Yemen'den Halep'e, Halep'ten de Güneydoğu Anadolu'ya intikal etmiştir. Gaziantep Şanlıurfa Kahramanmaraş, Diyarbakır, Antakya, Adana'ya kadar yayılmış olan yemeni yapımcılığı zaman içerisinde Gaziantep ve Kilis dışında diğer ilerde tamamen bitmiştir. Yemeni esas olarak gön ve yüz olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Gön, manda ve sığır derisinden yapılmış olup, yere gelen kısım ile bunun üzerine dana derisinden yapılmış taban kayışı ve bezlerden ibarettir. Yüz ise sırt ile birbirine birleştirilmiş ve çirişle yapıştırılmış sahtiyan ve meşinden oluşur. Yemeni yapımında 5 hayvan derisi kullanılır. Alt taban manda veya sığır derisinden, yüzü keçi derisinden, iç astar koyun derisinden, iç taban sığır veya keçi derisinden, kenarı oğlak(sızı) derisinden yapılır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] imalatında kesinlikle plastik madde kullanılmaz. Tüm dikişler elle yapılır. Ökçesiz olup tersinden dikilir. Düz tarafı çevrilir ve asıl giyilecek durumunu alır. Düz tarafı çevrildikten sonra kalıplanır. Etrafı düzgünce kesilir, kalıptan çıkarılır, kenar dikişi yapılır, satışa ve giyime hazır hale getirilir. Diğer ayakkabılarda ise bu özelliklerin çoğu bulunmaz. Yemeni sağlık açısından çok sıhhatli bir ayakkabıdır. Ayaklardaki mantar ve nasır oluşumunu ayak parmakları arasındaki pişikleri önler.
Yemeninin üst tabanı ile alt tabanı arasındaki kil, insan vücudundaki elektriği toprağa verir ve insan vücudunu rahatlatır.
Ayakta koku yapmaz. Çünkü gözenekli deriden yapıldığından teri dışarıya verir. Yemeniler renklerine, büyüklüklerine ve şekillerine göre adlar alır.
Renklerine göre ;
Siyah : Siyah yemeni, merkup, pantof, kulaklı. Mor : Annubi. Kırmızı : Gül şeftali ve nar çiçeği.
Büyüklüklerine göre :
Çocuk Yemenisi: Metelik, Küçük hasbe: 7 yaş için, Büyük hasbe: 9-10 yaş için, Vastani: 34-35 numara, Orta ayak : 36-37 numara, Zegender : 38-39 numara, Ges : 40-41 numara, Lorba : 42-43 numara, Uzger : 44 numara, Uluayak : 45 numara, Zelber : Daha büyük ve hiçbir numaraya uymayan yemeniye verilen isimdir.
Şekillerine göre :
Halebî: Daha ziyade köylüler tarafından kullanılır. Merkup: Daha çok durumu iyi olanlar tarafından kullanılır. Burnu sivri: Daha çok köylüler tarafından kullanılır. Kulağı uzun: Daha çok şehirde giyilir. Eğri simli: Gümüş telle işlemelidir.
ANTEP İŞİ EL İŞLEMESİ
Antep işi, beyaz kumaş üzerine iplik sayılarak ve çekilerek yapılır. Çekilmiş ipliklerin sarılması ve örülmesi ile ajurlar tamamlanır. Antep işlerinin hangi yıllarda başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte 1850'lerde ilk olarak Gaziantep'in köylerinde erkeklerin başlarına giydikleri terliklerin motiflerinin, şehirde daha ince kumaşlara işlendiği bilinmektedir. Bazı söylentilere göre de Gaziantep'te yaşayan azınlıklar tarafından yapılmış ve Avrupa piyasalarına sürülmüştür. Antep işi, ilk defa Antep ve çevresinde ev hanımları tarafından yapıldığı için bu adla adlandırılmıştır, İşlemelerin eski Türk işleme karakterini taşıması bu işlerin yerli halk tarafından yapıldığını göstermektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] işi beyaz kumaş üzerine, beyaz, sarı, krem rengi ipliklerle çeşitli susma ve ajurlarla süslenerek işlenmektedir. Bu nedenle beyaz işler grubuna dahil edilmiştir. Günümüzde işleme tekniği bozulmadan sim, renkli iplikler ve yardımcı nakış iğneleri kullanılarak çok güzel işlemeler yapılmaktadır. Antep işinin iki temel unsuru susma ve ajurdur. Susma; kumaş ipliğinin sayılarak kumaşa işlenmesi, ajur ; kumaşta başlıklar yaratması için kumaş ipliklerinin kesilerek çekilmesidir. Antep işinin ajurları arasında örümcek yuvası, düz çitime, verev çitime, filtreli çitime ve örümcekli çitime türleri vardır.
Antep işi çekilen ve bırakılan iplik sayıları ve yapılışlarına göre 6 grupta toplanır.1.Grupta basit ajurlar, 2.Grupta kesilen iplik sayısı az, kalan iplik sayısı fazla ajurlar, 3.grupta kesilen iplik sayısı fazla kalan iplik sayısı az olan ajurlar gösterilir. 4. Grupta Çitime ajurları, 5. Grupta Kartopu, Örümcek ve badem iğneleri vardır. 6.Grupta ise tamamen fantezi iğneleri bulunur. Elbise ve bluz işlemelerinde, oda takımları ve yatak örtülerinde kullanılan motifler yapılmadan önce kenarlarının pekiştirilmesi gerekir. Antep işinde kumaş olarak Bursa keteni, mongol , birman, demor, Panama keteni, çuval, Rize bezi, opel krep, saten, yün, orlon, pamukaki, molima, rafya, ipek ve sim kullanılmaktadır.
Kuyumculuk
Altın kolay işlenen, yüksek değerli, paslanmaz metalik bir elementtir. Bilinen yazılı kayıtlara göre M.Ö. 3200 yıllarında Mısır darphanelerinde para olarak basılmıştır.
Anadolu'da ve Gaziantep yöresinde M.Ö. III. yüzyılda Romalılar döneminde altına rastlanmaktadır. Daha önceleri Orta Asya'da yaşayan İskit Türkleri'nin de (M.Ö. 1000'li yıllarda) altıncılıkla uğraştıkları bilinmektedir.
Türklerin müslümanlığı kabul etmeleriyle altın eşya yapımı azaldı. Gaziantep Cumhuriyet'ten önce il olmadığı için il merkezi olan Halep'ten getirilen altınlar burada satılırdı. Bu işi de Antep'te yaşayan Ermeniler yapardı. Gemolojist Nuri DURUCU'dan alınan bilgilere göre Dağlayan, Davoyan, Pancaryan, Nezaretyan aileleri Antep'te kuyumculuk yapan Ermeni ailelerinin en ünlüleriydi.
Bu ailelerin fertlerinin Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye'yi terketmesiyle birlikte kuyumculuk bölgede çok zayıflamıştır. 1918 yılında Medine'den gelen aslen Türkistanlı bir usta olan Sait TÜRKİSTANLI'nın gayretleriyle kuyumculuk mesleği yavaş yavaş yeniden canlanmaya başlamış, Sait TÜRKİSTANLI, ilk önce gümüşçülükle işe başlamıştır. Meslekle ilgili olarak yetiştirdiği ustalar arasında Şükrü Elbay, İbrahim Halil, Mehmet Fazlı, Kemal Serengil, Kırıkhan'lı Hilmi Aşur ve daha birçok ismi saymak mümkündür. Gene Nuri DURUCU'dan ve Gaziantep Kuyumcular Odasından alınan bilgilere göre Gaziantep'li kuyumcular; halka, renkli taşlı, yakut, zümrüt, firuze ve benzeri renkli taşlı yüzük, çöp, telkari, yılanlı, burmalı, çakma ve benzeri bilezik, kemer ve daha birçok çeşit altın takı imalatı yapmışlar ve talebe uygun olarak da yapmaya devam etmektedirler. Buna rağmen Cumhuriyet döneminde 1950'li yıllara kadar altın takılar genel olarak dışarıda imal ettirilip Gaziantep'te satılırdı.
Kuyumculuğun merkezi sayılan İstanbul ve diğer büyük illerde altından üretilen süs ve takılar, 18 ve daha düşük ayarlı altından, (yeşil altın) takılar üretilip satılırken, Gaziantep'te kuyumcuların ürettiği takılar 22 ayar denen ve 916 milyem olan altından imal edilmektedir. Özellikle son yıllarda Gaziantep'li imalatçılar ürettikleri mamullerine TSE belgeli olduğunu gösteren kendi damgalarını vurmaktadır. Bu işlem hem esnaf, hem de tüketici tarafından güven içerisinde Gaziantep altının, alınıp satılmasını sağlamıştır.
Gaziantep'li kuyumcu esnaf ve sanatkar 1972 yılında dernek olarak, 1976 yılından sonra da Oda olarak teşkilatlanmış olup, mesleklerini dayanışma içinde sürdürmektedir.
Bugün Gaziantep'te 400 civarında vitrin kuyumcusu 60 civarında imalatçısı ile odaya kayıtlı 568 kuyumcu, 500 civarında işyeri ve bu işyerlerinde çalışan 2000 civarındaki insanıyla Gaziantep ekonomisindeki yerini almıştır. Yapılmakta olan çalışmalarla Türkiye'deki yerini daha ileri noktalara getireceği görülmektedir.
Küpçülük
Gaziantep'te küpçülüğün başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak çevrede bulunan çeşitli ören yerlerinde yapılan arkeolojik kazılardan, M.Ö. 6000-7000 yıllarında (Neolitik dönem) yörede seramikçiliğin olduğu anlaşılmaktadır. Gene yörede yapılan kazılarda M.Ö. 3000-1100 yıllarında (Tunç Çağı) topraktan yapılan kaplara bol miktarda rastlanmaktadır. Daha sonraki dönemlerde de bu tür malzemelerin yapıldığını gösterir parçalara rastlanmıştır. Kısacası insanların yöremizde yaygın olarak yaşamaya başladığı günlerden itibaren ilimiz ve çevresinde topraktan çeşitli eşyaların yapılıp kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Günümüzden 50-100 yıl kadar önce şehir çevresinde bulunan mağaralarda küp yapılan bir çok atölyenin ve atölyelerde çalışan ustaların ve işçilerin olduğu bilinmektedir.
Eski dönemlerde toprak eşyalar; Kap, kazan, tencere, kupa, küp ve benzeri saklama, pişirme ve servis kapları, diğer kullanımlar için çiçek saksısı, boru, tuğla, çatı örtüleri ve bunlara benzeyen malzemeler olarak üretilmiştir. Bakır, çinko, gümüş gibi madenlerin bulunması, kap ve kacak yapımında yeni malzeme ve tekniklerin keşfi, camın mutfak eşyası yapımında yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla topraktan yapma mutfak eşyaların kullanımı yavaş yavaş ortadan kalkmış ve bu nedenle küp ve toprak mutfak malzemesi üreten atölyeler birer birer kapanarak günümüzde bir kaç yaşlı ustanın mecburen yürütmeye çalıştığı bir meslek haline gelmiştir. Buna nazaran turizmin gelişmesi, el işçiliğinin az da olsa aranır hale gelmeye başlamasıyla Türkiye genelinde olduğu gibi bu işi yapan ustalar teknolojilerini de geliştirerek turistik hatıra eşyası ve şehirlerde park ve bahçelerde kullanılan saksı üretimini yapar hale gelmişlerdir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]üp toprağı iki üç çeşit killi toprak ve silisin karışımından oluşur. Bu karışımın çok iyi yoğrularak çamur haline getirilmesi ve uzun bir süre dinlendirilerek mayalanması gerekir. Mayalı bu çamur çark denilen ayakla ve motorla çevrilen makinelerde istenildiği gibi şekillendirilir. Yapılacak malzemenin büyüklüğüne göre bir, iki veya üç parçadan yapılarak birleştirilip tek parçalı hale getirilir.
Biraz kuruması için güneşsiz ve rüzgarsız yerde bekletilir. Az kuruyan parçaların üzerinde tıraşlama ve temizlenmesi yapıldıktan sonra çizgileri çekilir. Desenler çizilecek ve başka şekiller verilecekse bu işlemlerde yapılarak yeniden kurumaya bırakılır.
Kurutma işlemi güneşli ve rüzgarlı bir alanda yapılırsa yapılan işlerin renklerinde ve formlarında bozukluklar ve çatlamalar olur. Toprak eşyaların kuruması havanın sıcaklığı ve malzemenin büyüklüğüne göre iki ile onbeş gün arasında değişir.
Kurutulan parçalar; pişirme fırınlarına, aralarından havanın sirkülasyonunu engellemeyecek şekilde yerleştirilir ve ısı yavaş yavaş artırılarak 900 ile 1000 derece arasında 9-10 saat pişirilir. Bu sürenin sonunda fırın söndürülür ve soğuması için beklenilir.
Soğuyan fırından çıkarılan parçalar su kabı, çiçek saksısı ve benzeri amaçlar için kullanılacaksa kullanıma hazır hale gelmiş demektir. Şayet sırlı küp yapılacak ise fırınlanıp soğutulmuş parçalar kurşun esaslı sırla kaplanır ve yeniden fırınlanarak soğuması beklenir. Bu şekilde yapılan küpler günümüzde daha ziyade turistik bölgelere, ilimizde turistik eşya satan dükkanlara ve saksı olarak imal edilenler de çiçekçilere satılır.
İLKÇAĞ
İlkçağa ait belli başlı kaynak ve araştırmalarda Antep adına rastlanmaz. Bununla birlikte Antep 12km kuzeyinde Antep-Maraş yolu üzerindeki Dülük ün (Doliche) oldukça eski bir mevki olduğu bilinmektedir. Antik devirlerde iktisadi ve siyasi bütün faaliyetlerin yoğun bir şekilde sürdüğü kuzey Suriye ile Mezopotamya yı İçAnadolu ya bağlayan yolların geçtiği yerler o devirde Dülük Bölgesi olarak anılmaktaydı. Yine eski ve orta çağlarda Fırat Nehrini takip ederek Mezopotamya dan gelen kervanların bu nehri terkettikleri Birecik ve Maraş arasında bir kavşak noktası da Dülük adıyla bilinmek teydi. Bu kavşak aynı zamanda Urfa ,Maraş ve Halep yollarınında kesiştiği yeri teşkil ediyordu. Bugün de Dülük adıyla anılan yere Asurlular Babiğü,Bilabhi,Doluk,Romalılar Dolichenus,Doulichia,Doliche;Bizanslılar ise Tolonbh demekteydi.
HİTİT DÖNEMİ
MÖ1800-1200 yıllarına kadar hüküm süren Hitit Devletinin sınırları Dülük ve çevresini de içine almaktaydı.Bölge daha sonra Suriyenin kuzeyinde kurulan Hitit Şehir Devletlerinin ardından da Asurluların hakimiyetine girdi. MÖ613-612 yıllarında Medya Kralı Kiyaksar ın Asurluları mağlup edip Ninevayı (Ninova) almasıyla Dülük Bölgesi İran da saltanat değişikliğine rağmen uzun müddet yine İranlıların nüfuz sahasında kaldı. MÖ334 de Asya seferine çıkan Büyük İskender Issus savaşını kazanıp Dülük ve bölgesini sınırlarına kattı.
MÖ 190 yıllarında Dülük te Roma MS395ten itibaren de Bizanslılar hakim oldular. Bizans hakimiyeti sırasında Dülük ve yöresi Arap Sınır Bölgesinde önemli bir mevki teşkil etmekteydi. Uzun süre Arap ve Bizanslılar arasında mücadeleler devam etti. Muhtemelen bu mücadeleler sırasında bir kale inşa edilmiş ve burası Antep adıyla anılan yerin ilk çekirdeği olmuştur. Nitekim Süryani Yeşva Vekayı namesinde Selefki Takvimiyle 800 yılında meydana gelen bir depremin Urfa,Diyarbekir ve Akka yı içine alan bölgede büyük tahribat Yaptığını, hatta Fırat Nehrinin bazı kollarının sularının kuruduğunu kaydetmektedir. MS 499 yılına rastlayan bu depremde Dülük Kalesi ve çevresininde tahrip olduğu kabul edilebilir.Bu sebeple Bizansın önemli mevkideki kalenin yıkılması yeni bir kalenin yapılmasını gerektirmiş ve I.Justinianos döneminde (527-565)Antep Kalesi inşa edilmiş olmalıdırAncak buranın Antep adıyla ne zaman anıldığı bilinmemektedir.
TÜRKLER DÖNEMİ
Türklerin Anadoluya yönelik harekatları sırasında Türkmenlerden meydana gelen ordusuyla Afşin Fırat' ı geçerek Antep in kuzeybatısındaki Karadağ da karargah kurup geniş fetih harekatına başladı. Ve 1067 de kuvvetleriyle önce Antep ve Raban ı (günümüzde Araban ) aldı,sonra Antakya Dukalığı arazisine girdi. Pek çok ganimet ve esir topladı. Afşin bu fetihleriyle Suriye bölgesinde Türk hakimiyetini kesinleştirdi.
Alparslan dan sonra fetihlere girişen Süleyman Şah 1084 yılında Antakyayı yeniden aldı,bu suretle Halep ve civarıyla Antep kendiliğinden Süleyman Şahın idaresine girdi. Nitekim Haçlılar Suriye ye geldiklerinde Antep bölgesi Suriye Selçuklularının idaresinde bulunuyordu. Haçlı kuvvetlerinin Bu bölgeye yerleşmesiyle Antep önce 1098 yılında Urfa Kontluğunu kuran Bovdovin de Bovlogne a daha sonra Maraş Kontlu ğuna tabi oldu.
Haçlılar zamanında Antep ve Telbaşir bölgenin önemli müstahkem mevkileriydi. Haçlı seferleri şiddetini kaybedince I. Mesud un damadı olan Atabeg Nureddin Mahmut Zengi 1149 yılında düzenlediği bir seferle Antep,Telbaşir ve Azaz ı geri aldı ise de kuvvetleri mağlup oldu. Bunun üzerine Sultan Mesud, oğlu Kılıçarslan la beraber kuzey Suriye ye sefer yaptı ve Maraş ı kuşatarak aldı;ordusu Telbaşir önünde Jocelin kuvvetleriyle karşılaştı,fakat Franklar savaşa cesaret edemediler Bundan sonra Sultan Mesud Kılıçarslan la beraber 1150 yılında Haçlıların işgalinde bulunan Göksün,Behisni,Göynük,Ra ban ve Antep şehir ve kalelerini zaptetti. I.Mesud un ölümü üzerine (1155)Atabeğ Nureddin Mahmut Zengi Antep ve Ra ban ı Selçuklulardan aldı. II.Kılıçarslan Nureddin den adı geçen şehirleri iade etmesini istediyse de Nureddin bunu reddederek saldırısını sürdürdü. Bunun üzerine Kılıçarslan 1157 yılında kuvvetli bir orduyla gelerek Antep i kuşattı;surlarını tahrip ederek şehri ele geçirdi. NureddinMahmut ise Halep e çekilmek zorunda kaldı. Ardından Selçuklu Sultanı İzzeddin I.Keykavus Halep emirliği topraklarını isteyerek Samsat Emiri olan Eyyubi Meliki el Melikül Efdal ile birlikte hareket edip 1218 yılında Antep i aldı. Ancak El-Melikül Efdal ın ihaneti üzerine ordusu bozguna uğrayınca Antep yine Halep Emirliğinde kaldı.
Bütün Anadoluyu sarsan Moğol istilası önce bu bölgede etkili oldu.1259 da Hülagü Suriye seferine çıkıp Halep i alınca Boycu Noyan ın 1258 de başlattığı harekat tamam landı Ve Antep bölgesi Moğolların eline geçti. Ancak az sonra Memlük Sultanı Kutuz Moğollarla mücadeleye girişerek 1260 yılında Aynicalüt ta onları yendi. Böylece Halep ve Antep bölgesi Memlüklu nüfuzu altına girdi. Moğolları tamamen kuzey Suriye den uzaklaştırmak isteyen I.Baybars 1277 de Antep ten geçerek Elbistan Ovasında Muinüddin Süleyman Pervane idare- sindeki Selçuklu-Moğol ordusunu mağlup ederek Kuzey Suriye yi Moğol baskısından kurtardı.
Bundan sonra Antep ve bölgesi Memlük Sultanlığı ile Maraş ve Elbistan a hakim olan Dulkadiroğulları arasında ihtilaf söz konusu oldu. Dulkadir Beyliği nin Kurucusu olan Zeynüddin Karaca Bey Dulkadir Ulusunu bir beğlik haline getirmiş, aynı zamanda Bozoklar ın ve Halep Türk- menlerinin de reisi olmuştu. Antep ve çevresi ise daha fazla Dulkadirli Türkmenleri ile meskundu. Bu yüzyılda Dulkadirli-Memluk çatışmaları bölgeyi derinden etkiledi. Mücadeleler sırasında Atabeğ Berkuk 1381 Temmuzunda büyük bir orduyu Dulkadirliler üzerine sevketti. Tarihçi Bedreddin el- Ayni nin Antep e gelişini gördüğü bu ordunun Dulkadirli Halil Beyin küçük kardeşi Suli Bey in (Selvi?) idare ettiği kuvvetleri yenmesiyle Antep ve Halep in kuzey bölgesi Memlük idaresine geçti. Ancak Suli Bey mücadeleyi sürdürdü. Malatya Naibi Mintaş ile de yakın ilişkiler kurup güç ve nüfuz kazandıktan sonra kuvvet leriyl Antep e gelerek burayı yağmaladı, ve kardeşi Osman Bey i iç kalenin muhasarası için görevlendirdi. Bir ay kadar süren kuşatmada şehre ve halkına çok zarar veren Osman Bey kaleyi zaptedemeyince kuvvetlerini çekip Maraş a gitti.
Bundan bir müddet sonra 792 Şevvalin de (Eylül 1390) Suli Bey ve Mintaş orduları ile Maraş tan gelip Antep i işgal ederek kaleyi kuşattı- lar Bu arada kardeşi Şahabettin Ahmet ile beraber kalede mahsur kalan Bedreddin el-Ayni kuşatmayı anlatırken Antep halkının uğradığı zulüm ve eziyetlerden kendisinin geçirdiği tehlikelerden söz etmektedir. Antep şehrinin işgali ve kuşatması sürerken Halep Valisi Kara Demirtaş ın ordusu ile buraya doğru geldiği duyulunca Suli Bey ve Mintaş muhasarayı kaldırıp Maraş a çekildiler.
Dulkadiroğulları ile Memlüklar arasında kuzey Suriye üzerindeki hakimiyet mücadelesi devam ederken Timur da Ordusu ile Güneydoğu Anadolu ya gelerek Mardin i kuşattı,ve Diyarbekir i zaptetti 1400 de önce Behisni yi ele geçirip Antepe Yöneldi .Şehri zaptederek kaleyi muhasara altına aldı. Timur un yanında seferlerine iştirak eden Nizameddin Şami nin Zafer Namesinde şehrin zaptından sonra bir kısım halkın bağışlandığı ancak çoğunun kılıçtan geçirildiği, binaların ,evlerin yıkılıp yerle bir edildiği belirtilir Ayrıca Antep Kalesini uzun uzadıya tarif ve tasvir eden Şami kalenin çok sağlam olduğunu da yazar.
Timur istilasının ardından tekrar Memlük idaresine geçen şehir ve yöresi 1418 yılında yeni bir saldırıya uğradı. Akkoyunlu Beyi Karayülük Osman Bey Karakoyunlu topraklarına girerek Mardin i kuşatıp civarını yağmalamış, Kara Yusuf un üzerine gelmesiyle de kaçarak Memlük topraklarına girip Halep e sığınmış, onu takip eden Karakoyunlu kuvvetlerinden Kara Yusufun oğlu Pir Budak ın idaresindeki bir kısım askerler Antep üzerine yürümüşlerdi. Bu harekat duyulunca Antep Naibi ve halkının bir kısmı şehri terkedip kaçtı. Kara Yusuf un Memlük sınırlarına girip Antep yöresine gelmesi Kahire de telaş ve endişeye yol açtı. Karayülükün durumunu öğrenmek için Halepe kadar yaklaşan bir Karakoyunlu birliğini mağlup eden Halep Naibi Yeşbek alınan esirlerden Kara Yusuf un Antep şehrinde olduğunu öğrendi. Kara Yusuf askerlerinin bu yenilgisi üzerine Yeşbek e gön- derdiği mektupta Karayülük ü cezalandırmak için Memlük topraklarına girdiğini belirterek Antep e gelmiş olduğu için özür di- ledi. Bir müddet sonra da Memlük topraklarından ayrıldı. Fakat giderken Antep in çarşı ve pazarlarını yaktığı gibi şehri de askerlerine yağma ettirdi, ayrıca Antep halkından da 100.000 dirhemle kırk at aldı.
OSMANLI DÖNEMİ
Bu tarihten sonra yeniden başlayan Dulkadirli-Memlük mücadelesi Osmanlıların da devreye girmesiyle farklı bir safhaya büründü ve Antep i de etkiledi.1467 doğrudan Memlüklerle savaşa girişerek önce Şam Naibi Berdi Bey kumandasındaki orduyu Turnadağ eteklerinde yenen Dulkadirli Beyi Şehsuvar Bey, Memlük Sultanı Kayıtbay ın EmirCanıbek kulaksız idaresindeki ordusunu da Antep yakınlarında bozguna uğrattı.(30 Mayıs 1468) ve Antep dahil Halep e kadar olan yer- leri kontrolü altına aldı. Ancak az sonra Emir Yeşbek kumandasındaki bir Memlük ordusuna Antep yakınlarındaki savaşta yenildi. Bunun üzerine Antep yeniden Memlük Sultanlığı idaresine girdi.
Alaüddevle nin Beğliği sırasında ise Antep Dulkadir oğullarının hakimiyetinde bulunuyordu Dulkadiroğullarının çok önem verdiği bu şehir daha önce olduğu gibi Alaüddevle Bey tarafından da imar edildi. Alaüddevle burada kendi adıyla anılan bir cami ile bir maslak (Büyük su haznesi) yaptırdı. .Bunların masrafları için vakıflar kurdu. Dulkadir Beyliği Osmanlı himayesi altında Şehsüvaroğlu Ali Beyin idaresine verilirken memlük ler bu fırsattan faydalanarak Antep şehrini tekrar işgal ettiler.
Yavuz Sultan Selim in İran seferi sırasında ve sonrasında Memlük Sultanı Kansu nun Şah İsmail i desteklemesi,Memlük teabası sünni halkın memnuniyetsizliğine sebep oldu. Yavuz Sultan Selim bu hususta geniş bir propadandaya girişerek sünnileri Osmanlılar tarafına davet etti Şam ve Halep Naibleri yanın- da Antep Naibi de bu davete olumlu cevap verdi. Nitekim Osmanlı ordusu Memlük topraklarına doğru ilerleyerek Behisni üzerinden gelip Antep yakınlarındaki Merbüzan suyu kenarında ordugah kurduğu sırada Memlükler in Antep Naibi Yunus Bey Osmanlı hizmetine girdi. Yavuz Sultan Selim 20 Ağustos 1516 da Antep e gelerek üç gün konakladı. Bu suretle Antep Şehri Osmanlı Devletine katılmış oldu.
Osmanlı idaresi sırasında Gaziantepte önemli bir olay meydana gelmemiştir. Yalnız diğer Anadolu şehirleri gibi burasıda XVII. yüzyıldan itibaren zaman zaman Celali saldırılarına uğramıştır. Yöredeki bazı nüfuzlu şahsiyetler ve mütegallibenin et- kisi altına girdi. Şehir Haziran 1839 da kısa bir süre için Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa kuvvetleri tarafından işgal edildi.
Milli Mücadele
Antep'in İngilizler Tarafından İşgâli ve Fransız'lara Devri
Halep'te bulunan İngilizler, Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak 15 Ocak 1919'da bir süvari livası (tugayı) ve beraberindeki kuvvetle Antep'i işgal ettiler. Amerikan Kolejini ve çevresindeki Ermeni evlerini kışla ve karargâh edindiler. Antep'liler bu işgâli, mütareke hükümlerine uyulmadığı gerekçesiyle protesto ettiler. Sözde İngilizler kışı geçirmek ve hayvanlara yem temin etmek amacıyla Antep' i işgâl ettiklerini açıkladılarsa da, bir ay sonra Maraş ve Urfa'yı da işgâl etmekle bu iddialarını fiilen yalanladılar.
I. Dünya Savaşında Suriye'ye gönderilen Ermeniler de fırsattan istifade ederek İngi- lizlerle birlikte Antep'e döndüler. Dönenler arasında Antepli olmayan ve asayişsizlikten dolayı memleketlerine gidemeyen Sivas, Erzurum ve diğer Anadolu şehirlerinden gelen Ermeniler de bulunmaktaydı. Türklere karşı büyük bir hırs, kin ve nefretle dolu olan bu Ermeniler, İngiliz makamlarını etkileyerek, sert ve zalim bir idare kurulmasına çalıştılar. Türklerin satışa çıkardıkları taşınabilir mallarını "Ermeni malıdır" diye gasbettiler. Silâh arama bahanesi ile şehir günlerce baskı altında tutuldu, bütün evler arandı, sokağa çıkma yasağı ilân edildi. Türkler; ekmek bıçaklarına kadar ellerindeki kesici ve patlayıcı silahlarını İngiliz makamlarına teslim etmek zorunda kaldılar. İngilizler 15 Mart 1919'da şehirde 15 günlük dükkan kapatma ve sokağa çıkma yasağı koydular. Bütün toplantılar yasaklandı. Dükkanlardaki etler koktu, sebzeler çürüdü, bozuldu. Bu baskı nihayet 31 Mart 1919'da son buldu. İşgâlin ağırlığı, düşmanın eziyet ve kötü davranışları Türklerin kararlılık ve direnme azmini güçlendirdi. Halktaki bu ruh halini sezen İngilizler, Ermeniler ve Türkler arasında ayrılık yapmadan bölgeyi idare etmeye yöneldiler. Mahalli teşkilata karışmadılar. Osmanlı memurlarını yönetimlerinde serbest bıraktılar.
Ekim 1919 sonunda İngilizler, Antep'i Fransız işgaline terkettiler. 29 Ekim'de Antep'e gelen Fransız-Ermeni Alayı Komutanı Kolonel Saint Mari, İngilizlerden Antep'in işgal idaresini teslim aldı ve 5 Kasım 1919'da tamamı Ermeni gönüllülerinden kurulu Fransız Birlikleri Antep'e girdi.
Antep Bölgesindeki Teşkilatların Kurulması
Cemiyet-i İslâmiye, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kuruluşuna kadar, Antep, Kilis ve Nizipte teşkilatlanmıştı. Bu cemiyetin üyeleri gün geçtikçe artmıştı.
Gerek Antep ve Kilis, gerekse Nizip'teki Cemiyet-i İslâmiye aynı gaye uğrunda birbirleriyle sürekli irtibatta bulunmuşlardı.
4 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nde teşkil edilen ve Mustafa Kemal Paşa'yı Heyet-i Temsiliye Reisi seçen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk-u Milliye Cemiyetinin, bütün il ve ilçelerde şubeler açılmasını ve Milli Misak'ın gerçekleştirilmesi için valilere, mutasarrıflara gönderdiği genelge üzerine, Antep'te Heyet-i Merkeziye oluşturulmuştur.
Heyet-i Merkeziye: Tahrirat Müdürü Ragıp Bey, Jandarma Yüzbaşısı Esat Bey, Doktor Hamit Bey, Ahmet Muhtar Bey, Alay Katibi Maraşlı Avni Bey, Meclis İdare Başkatibi Eşref Efendi, Maraşlı Hoca Hamdi Efendi, Kepkepzade Abdürrezzak Efendi, Marakzade Şerif Ağa, Körükçüzade Ahmet Efendi'den oluşmaktaydı.
Heyet-i Merkeziye'nin faaliyetlerine yardımcı olmak amacıyla bu teşkilâta bağlı olarak eşraftan Pazarbaşızade Nuri Bey başkanlığında Heyet-i İdare oluşturularak, üyeliklerine: Hocazade Ferit Bey, Hacı Ömerzade Muhammet Ali Bey, Kilisli komiser Halil Efendi, İncozade Hüseyin Efendi, Mahmut Bidiri Efendi getirilmişti. Sivas Kongresi'ne Antep'i temsilen Kara Vasıf katılmıştır.
İşgâle Uğrayan Bölge Halkının Tepkileri
İngiltere'nin işgâli altında tuttuğu bölgeyi, Suriye İtilâfnamesi ile Fransızlara devretmesi üzerine, bu haksız işgâllere karşı bölge şehirlerinde çeşitli protestolar ve tepkiler meydana gelmiştir.
5 Kasım 1919 Cuma günü, yani Antep'in Fransızlar tarafından işgalinin birinci günü, bir Ermeni tercümanla şehre inen bir Fransız subayının, Akyol Camiinde asılı Türk Bayrağı'nı, orada bulunan bir Türk polisine zorla indirtmesi, şehirde infial uyandırmış, halk galeyana gelmiştir. Zorla da olsa Türk Bayrağını indiren polisin derhal görevinden atılması sağlanmıştır. Bu hareket Fransızlar nezdinde protesto edilmiştir. 5 Kasım 1919 da Türklerin birkaç kez vaki olan protestoları karşısında Fransız Komutanlığı, Ermeni Alayına mensup kıta'ları Antep'ten çekilmeye ikna etmiştir.
Fransızlara ve Ermeni askerlere güvenen yerli Ermeniler güçlendikçe taşkınlıklarını artırdılar. Ermeniler semtlerinde rastladıkları Türkleri tehdit ediyor ve dövüyorlardı. Türkler Ermenilerin çoğunlukta olduğu semtlerde dolaşamaz olmuşlardı.
10 Kasım 1919'da Ermeni askerleriyle Türk polisleri arasında bir kavga çıktığında, Cemiyet-i İslamiye bu fırsattan istifade ederek Antep'in Fransızlar tarafından işgalini protesto etmiştir. 23 Kasım 1919'da Antep'te büyük bir miting yapılmıştır.
Bu arada bizzat Mustafa Kemal Paşa, 1 Aralık 1919'da Kâzım Karabekir'e "son derece gizli tutulması" gereken bir telgraf göndermiştir. Buna göre Kilikya, Urfa, Maraş ve Ayıntap işgâlinin ve Ermenilerin yaptıkları cinayetlerin şiddetle protesto edilmesini ve maneviye ile mücadelenin ilânını bildiriyordu.
Antep halkının sabrını taşıran ikinci olay daha kötüydü. 21 Ocak 1920 günü akşama doğru bugünkü İnönü Caddesinde, askeri fırın önünde 10-12 yaşlarında oğlu Mehmet Kâmil ile geçmekte olan bir Türk kadınına fırındaki Fransızlardan iki sarhoş asker sarkıntılık ederek peçesini açmak istemişlerdi. Mehmet Kâmil anasını savunmak için Fransızlara taşla hücum etmiş ve iki Fransız askeri tarafından hemen orada süngülenerek şehit edilmişti.
Bu olay üzerine dükkanlar günlerce kapalı kaldı. Bir kısım gençler Fransızlara hücum edilmesini istiyorlardı. Heyet-i Merkeziye'nin: "Henüz vakit gelmedi, biraz sabırlı olunuz, her şey yapılacaktır", yolunda tavsiyeleri ve Fransızların oyalayıcı, yumuşak tutumu ile normal hayata geçilebilmiştir.
Antep'in İşgaline Tepkiler ve Dış Yardımlar
Bölge şehirleri ile birlikte, Antep'in işgali üzerine Anadolu'nun çeşitli şehirlerinden bölge halkına destek mitingleri düzenlenmiş, protesto telgrafları gönderilmiştir.
Bu protesto telgrafları ve mitingleri içerisinde Malatya protestosu Antep'e yönelik yardımları da kapsamaktaydı. Malatya protestosunda Fransızların ayak bastığı her yerde Ermenilerin Hıristiyanlık taassubu içinde Müslümanları yok etme politikası güttüğü vurgulanmaktaydı.
Antep' in Fransızlar tarafından işgali çevre illeri de harekete geçirmiş ve Antep'in yardımına koşmuşlardır.
Cumhuriyet Dönemi
Osmanlı döneminde Halep'in bir ilçesi olan Gaziantep, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, il oldu. Ve İslahiye, Kilis, Oğuzeli, Nizip, Birecik, Yavuzeli, Pazarcık, ilçeleri kendisine bağlandı. Ortalama denizden 750 metre yükseklikte olan Gaziantep, yüksek olmayan tepeler ve Platolardan oluşan bir topofrafik bir yapıya sahiptir.
Girişimci bir yapıya sahip olan Gaziantepliler, tarım ve hayvancılığın yanı sıra el sanatlarıyla da uğraşırlardı Gaziantep'te devlet yatırımı olarak, Tekel İçki Fabrikası ve Çimento Fabrikası(sonradan özelleştirildi. ) olmasına rağmen, girişimci bir yapıya sahip olan özel teşebbüs sahipleri, kurdukları fabrika ve atölyelerle, Türkiye ve dünyada bazı dallarda söz sahibi olmuşlardır.
Bu gün iplik, makarna, mercimek, un üretimi, irmik sektörlerinde Türkiye ekonomisinde söz sahibi olan Gaziantep, Türkiye ihracatının yüzde dokuzunu gerçekleştirmektedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ekonomik ve jeo-politik olarak önemli bir konuma sahip olan Gazi kentimiz, Güneydoğu Anadolu Projesinin nin de merkezi ve dünyaya açılan kapısına tek adaydır.
GAP kapsamında kalan iller daha organize ve küçük sanayilerini oluşturamazken, Gaziantep'te üçüncü Organize Sanayi ce üçüncü Küçük Sanayi siteleri oluşturulmaya başlandı.
1957 yılında Pazarcık İlçesinin Kahramanmaraş'a, Birecik ilçesinin Şanlıurfa'ya bağlanması ile İlçe sayısı beşe inmiş, Araban'ın bağlanması ile altıya çıkmıştır. 1986 yılında çıkarılan bir yasa ile Gaziantep “ Büyük Şehir” kapsamına alınmış, il merkezi Şahinbey ve Şehit Kamil İlçelerine ayrılmıştır. 1991 yılında ise Karkamış ve Nurdağı ilçe yaparak, ilçe sayısı ona çıkarılmıştır. 1996 yılında Kilis'in il olması ile ilçe sayısı 9'a inmiştir. İl merkezi 800 bin nüfusa sahip olan Gaziantep, ilçeleriyle birlikte yaklaşık bir milyon 400 bin kişiyi barındırmaktadır. En çok göç alan illerden biri olan Gazi kentimiz 2005 yılında nüfusunun 1 milyon 800 bin, 2004 yılında 2 milyon 400 bin olması beklenmektedir.
Atatürk Gaziantep'te
Atatürk Milli Mücadele yıllarında Gazianteplilerin düşman karşısındaki yiğitçe direnişlerini ölümle dişe diş savaşlarını, savunmalarını coşkuyla izlemiş, onlara her fırsatta güç vermiş , Gazianteplileri övmüştü. Gaziantep'e karşı büyük bir sevgisi vardı. Bir türlü fırsat bulup da bu şehre gelememişti. Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçmeden önce, Suriye cephesinde 7. Ordu Komutanı olarak görev aldığı zaman bir keresinde 1918 yılı Ekim ayı başlarında Kilis'e kadar gelmiş, Kilis'te bir gece kalmış, Kaymakam İbrahim ve Kilis ileri gelenleri ile görüşmüştü. Gaziantep'e gelmemişti. Gaziantepliler onu ancak, 26 Ocak 1933 günü kucaklayabilmişlerdi.
1933 Yılı Ocak ayının 15'inde uzun süreli bir yurt gezisine çıkan Atatürk, Adana'dan sonra 26 Ocak 1933 günü Gaziantep'e yönelmişti. O gün Ramazan Bayramı arifesiydi. Atatürk Bayramı Gaziantep'te geçirmek istiyordu. Haber, Gaziantep'te duyulur-duyulmaz, halk iki bayramı bir arada kutlamanın sevinci ,içinde şehirlerini bayrak ve taklarla süslemişlerdi.
Gaziantep Valisi Akif Bey'in başkanlığındaki bir heyet Atatürk'ü karşılamak üzere Narlı'ya hareket etti. Heyetle buluşan Atatürk onlarla birlikte saat 11'e doğru Gaziantep'e girdi. O gün şehir ana-baba günü, binlerce, on binlerce insan, okullar, esnaf birlikleri karşılamaya çıkmışlardı. Atatürk, karşılayıcıları selamladıktan sonra, otomobiline bindi. Yolda Başkarakol'da arabasından inerek bir süre halk arasında yürüdü. Tekrar bindi, Atatürk Bulvarı'ndan Halkevine geldi. Meydanlarda davul zurnalar çalıyor, milli oyunlar oynanıyordu. Halkevi'nde çeşitli kuruluşların yöneticileri ile görüştü, bilgi aldı.
Atatürk Gaziantep'te ki çalışmalarından memnun görünüyordu. Akşam Gaziantepliler, Atatürk'e 200 kişilik bir yemek verdiler. Yemeğin sonunda Gaziantep Milletvekili Kılıç Ali bir konuşma yapmış, sözlerini şöyle tamamlamıştı:
“Gazi, bizim Gazimiz, kainat ve insanlığın Ulu Gazisi... Gaziantep'in yüreğinden coşan sesi dinliyor musunuz? Bu ses, tek ses olarak neden senin büyük yüreğine akıyor?
Gaziantep seninle yeniden kuruldu, çünkü sana inandı, sana bağlandı. Sana inanan, sana bağlanan kendi varlığına inanır, Hakka inanır, sonsuzluğu bağlanır. Sen her şeyin, Gazisisin. Büyük Türkün bizzat kendisisin, özüsün, kütük adın Gazi Mustafa Kemal'dir. Fakat dövüş adın, tarih adın, asıl adın, Türkiye'dir.”
Ertesi gün, 27 Ocak 1933 Cuma, bayramın birinci günü. Atatürk'ün üzerinde lacivert bir elbise, gri kravat, siyah iskarpinler var. Valilikte yapılan bayramlaşma törenine katıldı. Buradan, üssü açık bir arabayla Belediyeye geldi. Belediye Meclisi salonunda toplanan Gazianteplilerle, şehrin sorunlarını görüştü, ihtiyaçlarını sordu. Gaziantep'te bir lise açılması isteniyordu. Öyle ki, üç gün sonra, 1 şubat 1933'te Gaziantep Lisesi açılmıştı.
Bu arada bir de tören yapıldı. Şehir Meclisi Atatürk'e “HEMŞERİLİK BELGESİ” verilmesini kararlaştırmıştı. Atatürk, Gaziantep nüfus kütüğüne “Bey Mahallesi Hane:4 Cilt:86, Sayfa: 56, Zübeyde'den doğma, Ali Rıza oğlu, 1881 Selanik doğumlu Gazi Mustafa Kemal “ olarak geçti. Hemşehrilik Belgesi, Gaziantep Belediye Başkanı Hamdı Kutlar'ın bir konuşmasıyla Atatürk'e verdi. Atatürk teşekkür ederek,
“Gaziantep güzel bir şehir, Gaziantepliler vatansever, cesur ve çok çalışkandır. Bu şehir her hizmete layıktır. Gereken her yardım yapılacaktır....” dedi.
Belediyeden sonra Garnizon Komutanlığı'na gitti. Subay ve erlerin bayramlarını kutladı. Öğleden sonra Narlı'ya, buradan da Adana'ya döndü.
Atatürk, Gaziantep'in Kurtuluş yıldönümleri olan 25 Aralıkta sık sık Gazianteplileri kutluyordu. 25 Aralık 1936'da, Gaziantep'in 15.kurtuluş Yıldönümü günü şu telgrafı göndermişti:
“Türküm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk Köyü, Gazianteplileri kahramanlık örneği olarak alabilir...”
Bu telgraftan bir yıl sonra, 25 Aralık 1937'de, Gaziantep'in 16. Kurtuluş Yıldönümü dolayısıyla Ankara Halkevi'nde düzenlenen toplantıya katılmış, Gazianteplilere de bir telgraf çekmişti. Bu telgrafta:
“Eğer bir gün, millet-vatan ve cumhuriyetin yüksek çıkarları gerekirse o çevre kahramanlarının geçmişte olduğundan daha yüksek kahramanlıklar göstermeye hazır olduklarına şüphem olmadığı bilinmelidir.”diyordu.
Gaziantep , Atatürk'ünü her zaman saygıyla andı. O'nun Gaziantep'e geliş gününü bir bayram olarak her yıl kutladı
Gaziantep İsminin Kaynağı
Şehrin ismi muhtelif kaynaklarda,muhtelif şekillerde geçmektedir. "Hantab", "Entab", "Hamtab", "Ayıntab" olmak üzere Asırlardan beri,bütün yazılı kaynaklardaki ismi ise "Ayıntab" tır.Şimdi bu isimlerle ilgili rivayetlere bakalım... 1) Ayıntab şehri ismini,burada hüküm süren Ayni adındaki bir kraldan almıştır. 2 ) Kelimenin aslı "Hantab"tır."Han" hükümdar,"Tab" ise Eti dilinde arazi demektir.Buna göre,"Hantab"ın manası, "Han arazi" demektir. 3) Şehrin eski adı "Entap"tır. "Tap" Geldani Lisanında "güzel" demektir.Buna göre Entab, "En güzel" demektir. 4) Şehre suyunun iyiliğinden dolayı "Ayni Tab" adı verilmiştir."Ayin" pınar ,kaynak,"Tab" iyi,güzel demektir. Yaygın olan kanaata göre,şehrin ismini menşei Arabçadır.Suyun tatlılığından,pınarların bolluğundan dolayı "Ayıntab" denilmiştir.Osmanlıca kaynaklarda da hep bu isimle yadedilmiştir.
Evliya Çelebi'nin Gaziantep Hakkında Yazdıkları
Ayıntap kenti tümüyle 32 mahalledir. 8.067 toprak ve kireç örtülü, bayındır, bakımlı, yüksek saray görüntülü evleri vardır. Tümüyle 140 mihraplı, yoğun cemaata sahip, Arasat meydanındaki Boyacıoğlu Camii ve Çarşı içindeki Tahtalı Camii sanatlı, ferah büyük kubbeli ve görkemli yapılardır.
Ayıntap'ta 300'ü aşkın sarayın özel hamamı vardır. Tümüyle 3900 dükkanlı büyük bir çarşıya, açık arttırmayla satış yapan pazarlara sahiptir. İki bedesteni, çarşısı ve saraçhanesi, üstleri örtülü kargir, sağlam süre düzeni içinde süslü dükkanlardı. Tamamına, 70 çeşmesi var, fakat, onlara hiç de gereksinme duyulmaz, her eve hayat ırmağı denginde sular akmaktadır.
Her ev, bağı, bahçesi, fıskiyeli havuzları, cennet ırmağı sularıyla çeşit çeşit selvi, çınar, söğüt, kavak, limon turunç ve diğer meyve ağaçlarıyla donatılmış. “İrem “bağını andırır. Bağları, bostanları, gül bahçeleri geniş örgüden kafese alınmış, çok verimli olmakla Antep ucuz ve şirin bir kenttir.
1648'de gördüğümüz kent, bu kez sekiz mahalle, nice han, camii ve dükkan kazanarak büyük bir gelişme göstermiş, Tanrı'ya şükürler olsun ki, bu gelişmesini sürdürmektedir.
Kent yüksek bir düzlükte ve yer yer bayırlar üzerinde kurulduğundan suyu ve havası da güzeldir. Bir çok hanları ama en görkemlileri ve ünlüleri Mustafa Paşa Hanı , Pekmez Hanı, Tuz Hanı, İki Kapılı Han , Börekçi Hanı ve Arasat Hanları'dır. İki tane de imareti – Aşevi - var: Gelene, gidene aylar yıllar bol ve minnetsiz sofralar açarlar.
Tümüyle 40 Tekkesi olup hepsinin en görkemlisi ve en çok donanmışı, yiyeceği bol ve hoş yapılışı Mevlevi Tekkesidir. Türkmen ağası Mustafa Ağa yapısı olup, 4. Murat'ın silahdarı Mustafa Paşaya bağışlamıştır. Tekke 40-50 yoksul hücresiyle çevrelenmiş yüksek kubbeli, baştan başa ham ve işlenmiş mermerlerle döşeli haremi, haremin ortasında büyük bir havuzu, havuzun başında rengarenk üzüm salkımlarını andıran süslü avizelerle donalı çardağı olan büyük, sağlam görkemli bir yapıdır.
Bakımlı, bezeli temiz caddeleriyle kent gerçekten şirindir. Yer yer açık arttırmayla satış yerleri, Halep tarzı kargir binalardan oluşmuş çarşıları vardır. Ama bu övdüğümüz yerler, tümüyle kale içindedir. Her sokak başında kapıcıların açıp, kapattıkları kale kapısı kadar sağlam kapıları vardır. Geceleri, tüm sokaklar kandillerle aydınlatıldığından bekçiler guruplar halinde rahatlıkla sokaklarda kol gezerek görevlerini yaparlar.
Kentin ortasındaki kocaman bir kaya üstüne yüksek, görkemli ve dairesel bir kale oluşturmuştur. Kale çok sağlamdır. Kaleyi çevreleyen hendek 1.300 adımdır. Eni 40, derinliği 20 arşın kesme kayadan oyulmuştur. Bunların üstüne her biri ayrı sanat ve mimari üslupta belli aralıklarla sıralanmış, çok güzel kuleler oturtulmuştur.
Bin bir bedeni olan kalenin temelindeki kayaların içinden yine çembersel bir biçimde kaleyi çevreleyen ve hendeğe bakan mazgal delikleri açılmıştır ki, hendek kenarına kuş bile konmaz. Kalenin batı kapısı, 7 katlı demirden bir kapıdır. Kapı aralıklarından çeşitli savaş araç ve gereçleri, silahlar, demir açma kafesleri, saçma topları vardır. Kale silah ve askerlerle donatılmış baca benzeri nefesliklerle havadar bir oturma yeridir.
Çoğunlukla halkı havrani kürkü, çuha ferace, elvan boğası, kavukla külah üstüne beyaz sarık sararlar. Yörede kafir hiç yoktur. Güzel kadınları pek çoktur. Hepsi de sarı çizme giyer, başlarına sivri gümüş taç takınır, beyaz çarşafa bürünürler. Nazik, arlı, edepli, çarşıya çıkmaları ayıp sayılan hatunları vardır.
Üzüm şerbeti içen, tatlı dilli, garip, dost, bilgili, anlayışlı, halım selim insanları vardır. Kahvelerinde hoş söyleşileri ile insanları kendilerine çekerler, hatta özendirirler. Kentin defterlerde öşür veren 70 bin bağı vardır. 9.346.000 kökten oluşmakta pek ünlüdür. Kenti çevreleyen bağlar tümüyle bağdır. Halkı da çok sağlıklıdır, kentlerinin yeme- içme dışındaki yönlerini de överler.
Buranın alemi bezeyen kırk çeşit üzümü, binlerce tulum pekmezi, bademli ve şam fıstıklı tatlı-köftür-sucuğu, pestili vardır ki Arab'a Acem'e Hindistan'a kadar gönderilir. “r” sesiyle “k” sesini doğru çıkaramazlar.
Yöre limon, turunç, nar, incir, dut, şeftali, zerdali, kayısı, beyaz ekmek ve yoğurduyla dünyaca ün kazanmıştır. Yine Elvan boğası, Antep eğeri, yay ve gedelesiyle ünlü bir kenttir.
Cennet bağlarına örnek öyle bahçeleri vardır ki, yalancı ve ölümlü dünyaya özgü “İremler” sayılırlar. Bunların içinde, en bakımlısı, en zengin ve donanmışı Musuloğlu Bahçesidir. Kısacası bu kenti anlatmaya, ne dil ne de kalem yeter. Dünya yüzünden geniş bir ili, gözalıcı büyük yapıları her yerden aranan eşyası, birçok mezraları, bolluk ve verimliliği bitimsiz yiyecek ve içecek pınarları ve ırmaklarıyla burası “Şehr-i Anteb-ı Cihan” “Dünyanın Gözbebeği Kenttir”dir.
Coğrafi Yapı
Genel Bilgiler
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Enlemler - Kuzey
36°-37°
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Boylamlar - Doğu
36°-38°
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Rakım
850 m.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yüzölçümü
6.216 km²
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Dağlar
% 51.9
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Ovalar
% 26.9
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Platolar
% 19.0
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yaylalar
% 2.2
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
İlçeler ve Uzaklıkları
Uzaklık / Distance ( KM )
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Merkez İlçe (Şahinbey+Şehitkamil)
0
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Oğuzeli
23
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yavuzeli
41
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Nizip
44
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Araban
62
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Nurdağı
67
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Karkamış
71
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] İslahiye
89
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Komşu İller ve Uzaklıklar
Şehir
Yön
Uzaklık
Osmaniye
Batı
127
Hatay
Güneybatı
196
Adıyaman
Kuzeydoğu
153
Şanlıurfa
Doğu
142
Kahramanmaraş
Kuzey
78
Kilis
Güneybatı
58
Bikki Örtüsü
Gaziantep ilinin batı ve kuzey çevreleri ormanlık, fundalık, yarı step bitki topluluğuna sahiptir. Nizip ve oğuzeli ilçelerinde ormanlık saha yoktur. İlin topraklarının yüzde 60'ı ziraate elverişlidir. Bu kısım, tarlalar, zeytin, fıstık meyve ve sebze bahçeleri ile bağlarla kaplı
Gaziantep TUrizm
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Arkeoloji Müzesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ep-bld.gov.tr/images/cizgi_sag.gif
Şehrimizin arkeoloji müzesi hakkında bilgiler [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifCamiler ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Şehrimizdeki Camiler [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifGezi Turları ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Şehrimizde nerelere nasıl ulaşırsınız?[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/left_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifHasan Süzer Etnografya Müzesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gifGaziantep Kalesi ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Zeugma ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]) [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_ust.gif[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/cizgi_sol.gif Yesemek ([Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.])[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] p-bld.gov.tr/images/right_alt.gif
Arkeoloji Müzesi
Gaziantep ili, tarihi coğrafya bakımından Kuzey Suriye-Anadolu ve doğu-batı arasında kültürel, askeri ve ticari yollarının üzerinde ve kavşak noktasında yer aldığından, bölge bugünkü Türkiye'nin jeopolitik durumu gibi bir konuma sahiptir. Bu nedenle, tarihin hemen tüm çağlarının kültürlerini yaşamış olduğundan Gaziantep ili içindeki höyük sayısı da 250'den fazladır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bilindiği gibi, höyükler, neolitik çağdan başlayarak aynı yerde yerleşilmesi sonucu maddesel birikimlerin yükselmesiyle oluşmuş kültür ve mimari katmanlarıdır ki bu katmanların her birisi bir köy, kasaba veya yerleşim birimidir. Anadolu'nun insana ait en eski buluntularından sayılan ve Dülük Paleolitik mağarasında bulunmuş olan taş aletlerle, 600 bin yıl öncesinden orta paleolitik devirden başlayarak gelişen kültür hayatında, özellikle Tunç çağlarında Antep ve çevresinde çok parlak ve kalabalık bir yerleşim olduğu görülmektedir.
Bölgede Hurri, Hitit imparatorluk, Geç Hitit, Asur, Pers, Hellenistik ve Roma çağları da oldukça hareketli ve yoğun yaşanmış, Bizans ile birlikte İslami dönemler ve özellikle ortaçağdaki Haçlı seferleri sırasında jeopolitik konumundan dolayı bölge, çok önemli tarihi olaylara sahne olmuştur. Gaziantep Müzesi tarafından, katılımlı kazı ve kurtarma kazısı olarak yapılan ve sayısı 35'den fazla olan çalışmalardan ve diğer bilimsel kazılardan elde edilen buluntular müzeyi doldurmuştur. 1998 yılında Müze Müdürlüğü tarafından yapılan 11 arkeolojik kazıdan gelenlerle birlikte Gaziantep Müzesinde toplam 64 bin civarında eser bulunmaktadır.
Gaziantep Müze Müdürlüğüne, Arkeoloji Müzesi, Etnografya Müzesi ve İslahiye ilçesindeki Yesemek Açık Hava Müzesi bağlıdır. Ayrıca Müze Müdürlüğü denetiminde tek yapı bazında 693 taşınmaz kültür varlığı ile 221 arkeolojik SİT alanı bulunmaktadır. Öteden beri etraftan toplanmış bazı eserlerin bir araya getirilmesiyle 1944 yılında, Sabahat Göğüş tarafından kurulmuş olan Gaziantep Müzesi, önce Nuri Mehmet Paşa Camiinde görev yapmış, 1969 yılında ise bugünkü binasına taşınmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Arkeolojik bakımdan çok zengin olan bölgenin potansiyeli sebebiyle müzede kısa sürede genişleme ihtiyacı doğmuş, 1976 yılında başlatılan ek salon çalışmaları uzunca bir süre yarım kaldıktan sonra, mevcut binanın birkaç katı büyüklüğündeki yeni ek bina inşaatı sonuçlanma sürecine girmiştir. Bugünkü mevcut binada beş adet salon bulunmakta olup, genelde mütevazı olmakla birlikte yer yer de iddialı bir sergileme ile yukarıda sayılan tüm dönemler izleyiciye yansıtılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Gaziantep Müzesinde, müzeyi bir tarih deposu görünümünden kurtarmak ve izleyicide sempati uyandırmak amacı ile sergilemede alışılmışın biraz dışına çıkılarak yenilik sayılabilecek denemeler yapılmıştır.
A. Geçici Sergileme ve Nostalji Vitrinleri
Girişteki ince uzun salonda, genellikle geçici veya periyodik olarak değişen konuları yansıtan sergileme yapılmaktadır. Resim ve karikatür meraklılarını müzeye çekmek için "Arkeoloji" konulu bir karikatür sergisi, tıp-eczacılık-kimya-kozmetik meraklılarına hitap eden "Antik Dönemde Tıp Aletleri" konulu iki vitrin, arkeoloji ve müzeler dünyasındaki son gelişmeleri içeren "Diğer Müzeler ve Arkeoloji Çalışmalardan Haberler" başlıklı bir pano ile çevredeki ören yerlerini tanıtan resimlerin sergilendiği üç adet blok pano yer almaktadır.
Bu salondaki önemli bir bölüm de "Nostalji Vitrinleri"dir. Burada ülkemiz müzelerinde ilk kez olmak üzere, 1864 yılında bakır plaka üzerine çekilmiş ilk fotoğraflar ile 1910 yılındaki ilk modellerden başlayarak günümüze kadar gelen "Fotoğraf Makinalarının Tarihi Gelişimi" isimli 120 parçayı aşkın fotoğraf makinası ve aksesuarları koleksiyonu sergilenmektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Ayrıca yüzyılımızın başlarına ait ülkemizden, Gaziantep'ten ve dünyanın çeşitli şehirlerinden görüntülerin yer aldığı "Kartpostallarla Eskilerden Günümüze" isimli sergi ile eski radyolar, gramofonlar, telefon, yazı makinası, kollu dikiş makinası ve eski saatler ile benzeri eşyalar sergilenerek, izleyicilerin anılarıyla yakın geçmişi yaşamaları ve böylece müzeye yakınlık duymaları amaçlanmıştır.
B. Kronolojik Salon
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] salonda, Anadolu ve Gaziantep'teki antik yerleşim yerleri ve kazı merkezleri büyük panolardaki haritalarda tanıtılmakta ve Gaziantep bölgesinin kronolojisi verilmektedir.
Sergileme, birinci bölümde Tabiat Tarih vitrini ile başlamakta, özellikle Dülük ve Fırat kenarı paleolitik taş aletlerinin ve bunların kullanımına yönelik didaktik materyallerin yer aldığı vitrinlerle devam edilmektedir.
Kalkolitik ve Tunç Çağları çeşitli dönemlerini yansıtan sergileme, demir çağındaki parlak medeniyetlerden Urartu vitrinleri ile son bulmaktadır. İkinci bölümde ise, Akamenid-Pers, Hellenistik ve Kommagene ile özellikle Roma döneminden kesitler sunan vitrinler yer almaktadır.
Bu bölüm, Bizans ve İslami dönemlere ait süslü kaplar ile çeşitli kandillerin sergilenmesi ile sona ermektedir. Salonda ayrıca, "Belkıs-Zeugma kazı buluntuları" ve "Çağlar Boyu Çocuk Oyuncakları" vitrinleri yer almaktadır.
Bu salondaki bir vitrinde, bir Mamut'un iskeletine ait kemikler ile içi doldurulmuş bir Krokodil de sergilenmektedir.
C. Belkıs / Zeugma Salonu
Koridor şeklindeki ince uzun salonda, Belkıs kazılarından elde edilen ve özellikle mezar heykeltraşlığını yansıtan heykel ve kabartmalar ile mozaik panolar yer almaktadır.
(M.S. IV. yüzyılda mezar odalarının önündeki teraslara ve koridorlara konulan ve ölülere ait heykel ve kabartmaların oluşturduğu mezar heykeltraşlığı Zeugma nekropolüne özgü bir özelliktir).
Burada ayrıca, 1960'lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerine kaçırılmış bir mozaik panonun çerçevesi ile Houston kentinde bulunan kayıp parçaların fotoğrafları da sunulmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
D. Küçük Buluntular ve Sikke Salonu
Yeni düzenlenmiş olan bu salonda modern müzecilik anlayışıyla, bir yanda tüm dönemleri içeren bronzdan, inançla ilgili insan ve hayvan heykelcikleri, kült eşyaları, figürinler, damga ve silindir mühürler, süs iğneleri, bilezik ve torklar ile fibulalar, yüzük taşları ve klasik döneme ait kil mühür baskıları ile altın ve gümüş ziynet eşyaları sergilenmektedir.
Diğer yanda ise sikkenin basım ve devirlere göre belirlenen özellikleri ile zaman içindeki değerlerini belgeleyen bilgi panoları bulunmaktadır. Yanındaki vitrinlerde de Grek, Hellenistik, Roma ve Bizans devirleri ile Türk-İslam Dönemi ve Osmanlı çağına ait altın-gümüş ve bronz sikkeler ile Osmanlı dönemi nişanları izleyiciye sunulmaktadır.
Belkıs Salonu ile sergi salonunu birleştiren koridordaki iki eski ahşap vitrinde ise, araştırmacı Sayın Akten Köylüoğlu'nun aslına uygun olarak eski ustalara bizzat yaptırıp Müzeye hediye ettiği "Eski Gaziantep'te Çocuk Oyuncakları" sergilenmekte ve izleyiciye nostaljik duygular yaşatılmaktadır.
E. Sergi Salonu
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] salonda, gene Ülkemiz müzelerinde ilk kez olarak 60 panoyla izleyiciye sunulan "Roma Döneminde Bir "Şehrin Kuruluş Öyküsü" isimli, çizgi-resimlerden oluşan bir sergi yer almaktadır.
Ayrıca, Kültür Bakanlığınca yaptırılıp tanıtım amacıyla birçok ülkeye gönderilen "Türk Mimarlık Eserleri" ve "Arkeolojik Kültür Varlıklarımız" ile "Yağmalanan Anadolu" isimli büyük boy fotoğrafların küçültülmüş kopyaları da sergilenmektedir.
Müze Müdürlüğü'nün 1997-98 yıllarında baraj sahalarındaki Eski Tunç Çağı Nekropolündeki 312 mezarda yaptığı kazılardan elde edilen eserler görsel malzeme eşliğinde sergilenmektedir.
Bir mezar, içinin tüm buluntuları ile orjinal olarak yeniden kurulmuştur. Ayrıca, Belkıs/Zeugma antik kentinde yapılan kazılarda bulunan devlet arşivinde yer alan 34.000'den fazla mühür baskısı da optik vitrinlerde ziyaretçiye sunulmaktadır.
Üç büyük panoda ise bölgeden yurt dışına kaçırılan eserlerle, yurt dışında bulunup geri alınan eserler hakkında görsel olarak doküman ve bilgiler sunulmaktadır.
F. Müze Bahçesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]üzenin ön bahçesinde, Hitit ve Geç Hitit dönemi cenaze ziyafetlerini betimleyen bazalttan kabartmalı steller yer almakta.
Yan bahçesinde ise çoğunluğu Belkıs/Zeugma kökenli Roma dönemi erkeğini simgeleyen kartal, kadınını simgeleyen yün sepeti motifli mezar taşları sıralanmaktadır.
Ayrıca dört adet Roma dönemi lahit de bahçeyi süslemektedir. Kazılardan yeni gelen büyük taş eserler ve mozaik panolar da yer darlığından dolayı ön bahçede yeni binanın tamamlanmasını beklemektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] bina tamamlandığında, özellikle bahçe teşhiri tamamen değişecek olup yepyeni dört salonda mozaik ve heykeltraşlık, Gaziantep Kültürü, Gaziantep'in el sanatları, zenaatkârlar çarşısı, ev ve konak yaşantısı, Barak kültürü, hayat hikayeleri ve eserleriyle Gaziantep'te yetişen ünlü kişiler, sözlü- yazılı ve belgesel kültür varlıklarıyla tam bir şehir müzesi olarak Gaziantep halk kültürü tüm yönleriyle ve modern müzecilik anlayışı içinde ziyaretçiye sunulacaktır.
Hasan Süzer Etnografya Müzesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ili Bey Mahallesi Hanifioğlu Sokak'ta yer alan bina, içinde bulunduğumuz asrın başlarında inşa edilmiştir. Daha sonra birkaç kere el değiştiren bina, 1985 yılında çok harap bir vaziyette iken işadamı sayın Hasan Süzer tarafından satın alınmış, restorasyonu tamamlandıktan sonra "Hasan Süzer Etnografya Müzesi" olarak kullanılmak şartıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağışlanmış ve Gaziantep Müzesi'nde bulunan Etnografya bölümü bu binaya taşınarak Konak-Müze tarzında tanzim edilmiştir.
Bina ana kaydı içine oyulmuş mahzen üzerine 3 kattan oluşmakta, ikisi ana yola, diğeri ara sokağa açılan üç girişi bulunmaktadır. Ön cephedeki işlemeli büyük kapıdan "hayat" adı verilen orta bahçeye, küçük kapıdan ise "selamlık" denilen bölüme geçilmektedir.
Hayatın güneybatı köşesinde; üst katında oturma odası, alt katında ocaklık ve tuvaletin yer aldığı iki katlı müstakil bir bina daha yer almaktadır.
Bu bölüm evin hizmetkarları tarafından kullanılmıştır. Hayat, ince bir taş işçiliğinin eseri olan renkli taşlarla kaplanmıştır.
Bodrum katları; birbiri içine geçme iki ayrı mekandan ibaret olup, ikisi arasında yaklaşık 2 metre kot farkı mevcuttur. Tamamen yerli kayaya oyulmuş mağara görünümündeki bodrum katta, pekmez ve zeytinyağı depolamaya yarayan küpler, erzak depolamaya yarayan bölümler ve su kuyusu bulunmaktadır. Bu bölümde ayrıca büyük bir dokuma tezgahı yeralmaktadır.
Zemin katta; iki oda, "ocaklık" adı verilen mutfak, evin hamamı ile bu mekanın ısınmasını sağlayan ocaklar ve iki farklı taraftan birinci kata çıkan merdivenler yer almaktadır. Hamam, Türk hamamı özelliklerini taşımakta, külhandan gelen ve alttan geçen duman vasıtasıyla ısınmaktadır. Girişin sağında yer alan oda "tandır odası"dır. Adını tandır denilen gömme bir taş ocak üzerine konan bir kürsü ve onun üzerine örtülen geniş bir yorgandan oluşan mahalli bir ısınma sisteminin burada bulunmasından almaktadır.
Birinci katta sofada, taş işçiliği ve boyalı tezyinatı ile dikkati çeken bir çeşme ve Hayat'a bakan üç ayrı oda yer almaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] birisi gelin görme odası, diğeri günlük yaşamın sürdürüldüğü iş odası, üçüncü oda ise erkek misafirlerin ağırlandığı selamlık bölümü olarak tanzim edilmiştir.
İkinci katta yer alan odalardan ikisi ev sahibine ait harem bölümü olarak düzenlenmiştir. Üçüncü katta terasa geçişi sağlayan camekanlı bir oda ve "güvercinlik" bulunmaktadır. Bu bölüm günün yorgunluğunun giderildiği sakin bir köşe olarak canlandırılmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] içinde yer alan bölümler günlük yaşamdaki fonksiyonlarına göre yörenin eşyası ile donatılmış, mankenlerle teşhire canlılık ve gerçekçilik verilerek hizmete sunulmuştur.
Gaziantep Kalesi
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Gaziantep şehir merkezinde, gerek ihtişamı ve heybetiyle, gerekse bir sır gibi gizlediği tarihiyle dikkati çeken Gaziantep Kalesi, Türkiye'deki kalelerin en güzel örneklerindendir.
Kalenin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği hususunda kesin bir bilgi olmamakla beraber, yapılan incelemeler sonunda kalkolitik dönemden itibaren iskan gördüğü bilinmektedir. Bugünkü biçimini ise Bizans İmparatoru Justinyanus döneminde M.S. 6. yüzyılda almıştır.
Kale, daire planlı olup, çevre uzunluğu 1200 metredir.Büyük taşlardan örülmüş duvarlar12 kule burçla desteklenmiştir.Kalenin üzerinde cami, sarnıç ve yapı kalıntıları bulunmaktadır.Alt bölümlerde üst yapıya destek sağlamak amacıyla büyük odalar, galeriler ve dehlizler inşaa edilmiştir.Ana kütle altında ise bir su kaynağı bulunmaktadır.
Camiler
Camiler, Müslümanların ibadet yeri, insanların ihtiyaçlarına cevap verebilecek ünitelere sahip olan birer mabettirler. Sanatsal değere sahip tarihi Gaziantep Camilerinden bahseden ve bunların birer örneğini veren belli başlı üç eser vardır. Bu eserler; Evliya Çelebi Seyahatnamesi
Şer-i Mahkeme Sicilleri
Risale-i Fi Tarif-i Kazayı Ayni tap
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bu eserlerde elde ettiğimiz bilgilere göre ve günümüze ulaşan tarihi camilerimize baktığımızda, Müslümanların zikir yapmaları için zaviye, su ihtiyaçlarını gidermek, ab dest almak için kastel, talebelere eğitim ve öğretim yaptırmak için medrese ve yıkanma ihtiyaçlarını gidermek için hamam bulunmaktadır.
Gaziantep'te günümüze kadar korunarak gelebilmiş eski eserlerin başında camilerimiz gelmektedir. Yukarıdaki eserlerden edindiğimiz bilgilere göre Gaziantep'te 140'a yakın mabet olduğu yalnız bunlardan birkaçının mescit olduğu kanaatine varılmıştır.
Gaziantep savunması sırasında yaklaşık 50 adet civarında cami olduğu anlaşılmıştır. Fakat bu camilerden bazıları yıkılmış ve harabe hale gelmiştir. Bundan dolayı bu camilerden ancak 30 tane kadarı korunarak günümüze kadar ulaşabilmiş ve şu anda ibadete açık durumdadırlar. Hemen hemen hepsinin yapımında kesme taş kullanılan tarihi Gaziantep camileri plan ve süsleme bakımından birbirinden farklıdır.
Genellikle dikdörtgen planlı ve son cemaat yeri de bulunan iki nefli yapılar grubunda, duvarlarda kademeler yapan nişler kullanılmış ve bu nişlerin içine pencereler yerleştirilmiştir. Örtü şekli çapraz tonozlarladır. Bu tip yapıların en eski örneği Ahmet Çelebi Camii'nin burmalı minaresi, Handaniye, Eyüp oğlu ve Esen bek Camileri de portal süslemeleri bakımından önemlidir. Handaniye Camii minaresinin şerefesinin altında xvı. yy. İznik çinileri bulunmaktadır.
Boyacı Camii ise mimberinin Gaziantep'te ahşap işçiliğinin en eski örneği olması bakımından önemi büyüktür. Son yıllarda inşaa edilen modern camilerimizde süsleme sanatı yönünden çok zengin olup, çini işlemesi ve hat sanatıyla dikkatleri çekmektedir.
Günümüzde kendilerinden bahsedilen ve tarihi özelliğe sahip Gaziantep camilerimizden özellikle Ömeriye, Boyacı, Şirvani, Şeyh Fettullah gibi sanatsal değerlere sahip camiler bulunmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ÖMERİYE CAMİİ
Gaziantep'in Düğmeci Mahallesinde bulunan bu tarihi camimiz Antep'in en eski camisidir. 607 hicri (1210 miladi) yılında tamir geçirdiği kayıtlarda yazmaktadır. Caminin kimin tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemektedir. Ancak halife Hz. Ömer zamanlarında yapıldığı ya da Hz. Ömer'in kızından olma torunu Emevi Halifesi Ömer Bin Abdülaziz'ce yaptırıldığı söylendiği gibi, birincisinin yaptırtıp ikincisinin onarttırdığı hakkında söylentilerde vardır. Caminin bir diğer adı da “ ÖMEREYN” dir. Yani iki Ömer anlamına gelmektedir.
Caminin taç kapısı ve mihrabı akkara taşlarla örülmüştür. Minare şerefesinin korkuluklarında oyma taş işçiliğinin güzel örnekleri görülebilir. Hatta minarenin bedeninde Antep savunmasının dehşetli günlerinden kalma mermi, şarapnel parçalarının izlerini, yaralarını görmek mümkündür. Halk arasında anlatılan bir rivayete göre, bu cami her yıl biraz yere batmaktadır. Tamamen battağı zaman kıyamet kopacağı gibi söylentiler vardır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALİ NACAR CAMİİ
Tabakhane semti Yaprak Mahallesi Alleben deresinin kuzeyinde bulunmaktadır. Vesikalarda Ali adında bir marangoz tarafından yaptırıldığı görülmüştür. Müezzin mahveline çıkan merdiven üzerinde 1213 hicri tarihi yazmaktadır. Yalnız bu hicri tarihin caminin onarım tarihi olduğunda birleşilmektedir. Camii ve minaresinin Antep savunmasından etkilendiğini üzerindeki kurşun yaralarından anlamak mümkündür.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] BOYACI CAMİİ
Bu camimiz Hamdi Kutlar Caddesi ile Kutlar Sokağının birleştikleri yerde bulunmaktadır. Cami Kadı Kemalettin tarafından yaptırılmıştır. Caminin mimberi üzerindeki oyma kitabede 759 hicri (1357 miladi) tarihi yazmaktadır. Ancak bu tarihten daha önce yapıldığı kanaati hakimdir. Caminin özelliklerinden birisi de mimberin alttan kızaklı olması ve duvarda özel olarak yapılan bölmesine girip çıkılabilmesidir. Ayrıca Gaziantep'in en büyük camilerinden olan Boyacı Camii'nin içindeki ince ahşap işçiliği dikkati çeker.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ŞEYH FETTULLAH CAMİİ VE KÜLLİYESİ
Gaziantep'in Kepenek mahallesindedir. Halk arasında bu camiye “ aşağı Şeyh Camii”de denir. Keramet sahibi ve ermiş bir kişi olan, Şeyh Fetullah Halife Hz. Ebubekir soyundan gelmektedir. Bu caminin diğer camilerden farklı olan özellikleri şunlardır.
Cami olarak inşa edilmiştir.
Genişletilme yapılmamıştır. İlk yapıldığı gibidir.
Diğer camilerimizde Osmanlı ve Arap mimarisi özelliği varken, bu camide Selçuklu mimarisi özellikleri vardır.
Kendine özgü mimarisiyle ve kurucusunun kutsal bir kişi olmasıyla diğerlerinden faklıdır.
Bir başka özelliği de Antep savunmasında şehit olan Karayılan (Molla Mehmet'in)in mezarı burada bulunmaktadır.
Bu caminin eşi ve benzeri bir daha yapılmamıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] İHSANBEY (ESENBEK ) CAMİİ
Şehitler Caddesi üzerindedir. Cadde adını Antep savunmasında şehit olanların bir bölümünün caminin güneyindeki bahçeye gömülmesinden almıştır. Eki kayıtlarda caminin ismi “Esenbek “ olarak geçer ve ne zaman yapıldığına dair kesin bilgi yoktur.
Su ihtiyacını temin etmek için yer altından kanallar vasıtasıyla caminin altına su verilmiştir. Caminin avlu kapısının kuzeyinde karataştan 25 merdivenle inilen ve yer altında bulunan büyük bir kasteli mevcuttur. Esenbek kastelinde ibadet ve abdest alma yerleri, tuvaletler ve çimecelikler vardır. Geçmişten günümüze bu kastel Esenbek olarak anıla gelmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] HACI NASIR CAMİİ
Elmacı Pazarı ile Gaziler Caddesinin kesiştikleri köşe başındadır. Önceleri mescit olan bu cami Hacı Nasır adında bir kişi tarafından yaptırılmıştır. Hacı Nasır 16. yy. da yaşamış olup, caminin yapımı da bu tarihtedir. Bu mescide 130-140 yıl sonra Kamalak Zade Hacı Mahmut oğlu Hasan Ağa'ca minber konularak camiye dönüştürülmüştür. Mescidin cami haline dönüştürülme tarihi ise Kamalak Zade Hasan Ağanın hicri 1100 yılındaki vakfiyesine göre bu tarihten öncedir.
Hacı Nasır Caminin en önemli onarımı da miladi 1812 ( hicri 1227) yılında geçirdiği kapının üzerindeki kitabesinden anlaşılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] HANDANİYE (HANDANBEY CAMİİ)
Gazianteb'in Karagöz mahallesindedir. Bu camiye Handan Bey camii de denilmektedir. Caminin 1647 miladi yıllarındaki kayıtlarda ismi Handan Ağa tarafından yaptırılmıştır. Handan Bey aslen Erzincanlı olup beylerin en fakiriydi. Cami miladi 1791 yılında yeniden yaptırılmıştır. Bu caminin birde gelir getiren saraçhanesi vardır. Caminin onarımlarında bu saraçhaneden alınan gelirler kullanılıyordu. Daha sonra bu saraçhane yanmıştır. Kurtuluş savaşı dönemlerinde cami ibadet yapılamayacak duruma geldiğinden yeniden bir onarım geçirmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] KURTULUŞ CAMİİ
Gaziantep'in Tepe başı Mahallesindedir. 1892 yılında kilise olarak yaptırılmıştır. Önceleri kilise ve hapishane olarak kullanılan bu yapı, sonra camiye dönüştürüldü. Bu tarih hazinesi eski ihtişamından hiçbir şey kaybetmemiştir. Gaziantep'in en büyük camilerindendir.
Eyupoğlu Camii kendi adıyla anılan Eyüpoğlu Mahallesindedir. Caminin yapılış tarihi ve kimin tarafından yapıldığı ya da yaptırıldığı konusunda elimizde yeterli bilgi yoktur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] AHMET ÇELEBİ CAMİİ
Ulucanlar Mahallesindedir. Caminin kurucusu Peygamber soyundan Hacı Osman Oğlu Şeyh Ramazan efendidir. Bu eser medrese, cami ve kastelden oluşan bir külliyedir. Cami, sonradan ilave edilen medreseyi yaptıran Ahmet Çelebi adıyla anılmaktadır. Caminin kitabesinden 1083 hicri (1672) miladi tarihinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Caminin yanında 12'si kesme taştan 32'si kayadan oyma 44'ü merdivenle inilen bir kasteli vardır. Camide ahşap işçiliğni çok iyi yansıtan örnekler mevcut olup, ayrıca kadınların ibadet etmeleri için de ayrı bir bölümü vardır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALAYBEY (GAMİ BEY) CAMİİ
Bu cami Gaziler ve Şıhcan Caddelerinin kesiştikleri köşe başında bulunmaktadır. Camiyi yaptıran kişi “Alay bey “ adında bir komutandı. Caminin yapılış tarihiyle ilgili kesin bir bilgi yoktur. Ancak hicri 1224 tarihinde yeni bir onarım gördüğü kitabesinden anlaşılmaktadır. Cami kesme taş işçiliğinin güzel örneklerindendir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ŞİRVANİ ( ŞİRVANİ MEHMET EFENDİ) CAMİİ
Cami sefer paşa Mahallesinde, Gaziantep kalesinin batısında yer alır. Eskiden Gaziantep camileri içerisindeki iki şerefesi bulunan tek cami olduğundan bu camiye halk tarafından iki şerefeli camii de denirdi. Şirvani Mehmet Efendi, Camiyi yaptıran kişinin adıdır. Rivayete göre Şirvani Seyit Mehmet efendi, Hz. Hüseyin'in soyundan gelmektedir.
Caminin yapılış tarihi kesin olmamakla beraber miladi 1681 tarihinden önce olduğu belgelerden anlaşılmaktadır. bir rivayete göre cami herhangi bir nedenle yıkılırsa onu yeniden yapacak kadar altın ve gümüş temelinde gömülüdür. Olduğu söylenir. Camide eskiden dervişlerin zikrettikleri bir oda ve ahşap işçiliğinin güzel örnekleriyle süslenmiş bir müezzin mahfili de bulunmaktadır. Bir başka önemli bölümü ise Boyacı camisinde olduğu gibi mimberin alttan kızaklı olması, duvarda yapılan özel bölmesine girip çıkılabilmesidir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] TAHTANİ (TAHTALI ) CAMİİ
Kalenin yanında Şekeroğlu mahallesindedir. Caminin yaptıranı ve yaptırıldığı tarih hakkında kesin bilgilere rastlanmamıştır. Ancak miladi 1557 tarihli bir belgede adından söz edilmektedir. Caminin ismi önceleri Tahtani olarak söyleniyordu. Ağaçtan yapılması dolayısıyla halk tarafından Tahtalı Camii de denmiştir. Caminin hicri 1012 yılında bir onarım geçirdiği belgelerden anlaşılmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ALAÜDDEVLE (ALİ DOLA) CAMİİ
Cami, Uzun Çarşının batısında Eski Saray Caddesindedir. Halk arasında Ali Dola camii de denilmektedir. Alaüddevle Maraş'ta hakimiyetini sürdüren Dulkadiroğlu Beyliğinin son Beyidir. Caminin yapım tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber camiyi yaptıran Alaüddevle'nin 1515 miladi tarihinde vefat ettiği düşünülürse caminin bu tarihten önce yapıldığı anlaşılır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] TEKKE (TEKKE MEVLEVİHANE) CAMİİ
Bu cami Kozluca Mahallesindedir. Adı resmi kayıtlarda Mevlevihane camii olarak geçer. Ancak halk tarafından Tekke camii olarak bilinir. Cami; hücreler, semahane, yönetim ve Mevlevî dervişlerinin oturma odaları, tuvaletler, havuzlar, küçük ve kısa minaresinden oluşan eserler topluluğudur. Cami hicri 1048 yılında Mustafa Ağa adında bir Türkmen Ağası tarafından yaptırılmıştır.
Zeugma
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ıs / Zeugma , Gaziantep'in Nizip ilçesinin 10 km. doğusunda , Fırat Nehri kenarında aynı adı taşıyan köyde yaklaşık 20 bin dönümlük bir arazi üzerinde yer almaktadır.
Büyük İskender'in genarellerinden Selevkos Nikator | M.Ö. 300'de Belkıs / Zeugma'nın ilk yerleşimi olan Selevkeya Euphrates kentini kurar. Belkıs / Zeugma , M.Ö. 64 yılında Roma İmparatorluğu'nun topraklarına katılır, ismi ise geçit ve köprü anlamına gelen Zeugma olarak değiştirilir. M.S. 256 yılında Sasani kralı Sapur | Belkıs / Zeugma'yı ele geçirerek kenti yakıp yıkar. Bu tarihten itibaren Zeugma bir daha kendini toparlayamaz ve Roma dönemindeki ihtişamına ulaşamaz. Belkıs / Zeugma ; M.S. 4.yüzyılda Geç Roma, M.S. 5. ve 6. yüzyıllarda ise Erken Bizans hakimiyetine girmiştir. M.S. 7. yüzyılda Arap akınları neticesinde Belkıs / Zeugma terk edilir. Daha sonraları M.S.10. ve 12. yüzyıllar arasında küçük bir Abbasi yerleşimi bölgede yer alır ve M.S. 17. yüzyıl da ise Belkıs köyü kurulur. Belkıs / Zeugma , Kommagene Krallığı'nın dört önemli kentinden birisidir.
Helenistik dönemde “Fırat Seleukeia”sı adıyla anılmış olan kent, Fırat Nehri üzerinde bir iskelesi bulunan ve Antakya'dan Çin'e uzanan İpek Yolu'nun Zeugma'dan geçmesi dolayısıyla önemli bir ticaret potansiyeline sahip antik bir şehirdir. Roma döneminde buraya Anadolu'lu askerlerden oluşturulan “Sikitia (İskit) Lejyonu” adı verilen askeri birlik konuşlandırılmıştır. Bu birlik daha sonraları, daha bir Romalı karekter kazanarak “Dördüncü Lejyon” adıyla görev yapmış olup, Zeugma'da özellikle asker karekterinin ağır bastığı bir nekropol heykeltraşlığı akımının başlamasına neden olmuştur.Bu alanda steller, kaya kabartmaları,heykeller ve sunaklar gibi değişik formlarda ortaya koyduğu örneklerden yeni oluşmaya başlayan Zeugma karekterini hissettirmiştir.Zeugma, Roma döneminde biraz da Lejyon merkezi olmanın verdiği canlılıkla oldukça zenginleşmiştir. Belkıs / Zeugma ile Fırat'nın karşı kıyısındaki Apameia kentine bağlantı sağlayan, büyük olasılıkla ağaç kütüklerinden yapılmış sallara dayanan ahşap bir köprü bulunmaktaydı. Nitekim burada o dönemin büyük bir gümrük olduğu ve azımsanmayacak miktarda bir sınır ticaretinin yapıldığı belirlenmiştir.Çünkü günümüzde İskeleüstü olarak adlandırılan tepede yapılan kazılar sonucunda bir arşiv odasında Bulla adı verilen 65.000 adet mühür baskısı ele geçirilmiştir.
Papirus, parşomen, para torbaları ve gümrük balyalarını mühürlemede kullanılan bu mühür baskıları Zeugma'da güçlü bir haberleşme ağının yanında büyük bir ticaretin yapıldığını da göstermektedir.
Fırat'ın kıyısından başlayarak batıya doğru 300 metre yükselen engebeli yamaçlar, akropol eteklerine kadar yerleşim yeridir. Bu yamaçlarının güney ve batı kesimi nekropol, doğu ve kuzeydoğu tarafları mahalleler, kuzey kesimi ise kentin yönetimi ve toplumsal bölümleri ile lejyon bölgesi idi. Akropol'ün üzerinde ise, kentin adına bastırılan Zeugma sikkelerinde sıkça rastlanan Tykhe Tapınağı bulunmaktaydı.
Şimdiki haliyle şehir, yaklaşık 4-5 metre kalınlıkta toprak dolgu altındadır ve bütün alan Antep fıstığı ağaçlarıyla kaplıdır.Toprak üzerinde ise sadece birkaç yapı izi ile birkaç mimari parça izlenebilmektedir.Uzun yıllardan beri kaçak kazı ve tarihi eser kaçakçılığına maruz kalan bölge önemini 1992 yılında kaçakçılara karşı Gaziantep Müzesi'nce Arkeolog Dr. Rıfat ERGEÇ başkanlığında başlayan kazılarla göstermiştir.İlk kazılarda bir Roma villası ortaya çıkarılmıştır.Daha sonraları iki villanın teras mozaikleri çıkarılarak Gaziantep Müzesi'ne taşınmıştır. Belkıs / Zeugma da 1987, 1992-1997,1993-1994,1996-1998 ve 1998-1999 dönemlerinde zaman zaman yabancı Üniversitelerden Arkeolog ve ekiplerin katıldığı arkeolojik kazılar yapılmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] kazılarda çok kaliteli bronz eşyalar ve heykelcikler (bronzdan kanatlı ayaklar) , sikkeler, heykeller, mezar stelleri ve kabartmalar elde edilmiştir. Bu eserler Gaziantep Müzesi Belkıs / Zeugma Salonunda sergilenmektedir. Zeugma kentinin ileri gelenleri, zenginleri, yüksek rütbeli subayları gibi elit tabakanın oturduğu anlaşılan villalar bölgesi tamamen Fırat manzarasına hakim ve güney rüzgarlarına açıktır.
1992 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan M.S. 2. yüzyıla tarihlenen Roma villasında Atriumlu plana sahip olan evin baş odası (tablinium) ve önündeki galeride sanat değeri çok yüksek mozaikler bulunmuştur.7,5 x 3,75 metre boyutunda olan mozaik döşemede üzüm ve şarap tanrısı Dionysos ve karısı Ariadne'nin düğün merasimi tasvir edilmiştir.Fırat taşlarıyla işlenmiş olan mozaiklerde, tonlarıyla birlikte 13 renk kullanılmıştır.Bu sanat değeri çok yüksek olan mozaikler yerinde korunarak sergilenmek üzere önlemler alınarak ziyarete açılmıştır. Fakat ülkemizin bir çok bölgesinde olduğu gibi bu sanat şaheserinin de 2/3'ü, 1998 yılı Haziran ayı içerisinde bazı şahıslar tarafından yerinden sökülerek çalınmıştır.Dionysos'un düğün merasiminin işlendiği bu eşsiz mozaiğin çalınmasının ardından kalan diğer parçalar korunması için yerinden sökülerek Gaziantep Müze Müdürlüğü'ne taşınmıştır.
Baraj inşaatının başlayacağını göz önünde bulunduran Kültür Bakanlığı, 1995 yılında Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında ve Nautes Üniversitesi'nden bir Fransız arkeleoji ekibinin katılımıyla yoğun kurtarma kazılarını başlatmıştır.
1999 yılı sonbaharında Mezar üstü mevkiinde ilk buluntuların ortaya çıkarıldığı alanla, Zeugma uluslararası bir üne kavuşmuştur. Bundan sonra Gaziantep Valisi başkanlığındaki İl Encümen üyelerinin destekleriyle Gaziantep Valiliği İl Özel İdaresinden sağlanan kaynaklarla Gaziantep Arkeoloji Müzesi'nce kurtarma kazılarına hız verilmiş olup, bu kazılarda iki Roma villası tamamıyla gün ışığına çıkartılmıştır.M.S.256 yılında Sasani saldırısıyla yakılıp yıkılan ve yangın katının altında kalan bu villalar; birinci katın eriyen kerpiç duvarları, daha sonra da yukarı teraslardan akıp gelen 3 metre kalınlığında erozyon toprağı ile örtülerek günümüze kadar korunmuştur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] sebeple oda içlerinde çok sayıda sikke, bronz şamdan, pişmiş topraktan kandil ve çömlekler, mozaikler ve freskler ele geçirilmiştir. Ayrıca sırt üstü yatar şekilde duran bir MARS heykeli de bulunmuştur. Kurtarma kazılarına devam edilmekte olup,kazı alanlarından çıkartılan mozaikler ve diğer tarihi eserler su altında kalmaktan kurtarılarak Gaziantep Arkeoloji Müzesi'ne taşınmıştır.Bu kurtarma kazılarına merkezi Gaziantep'te bulunan Sanko Holding'in ve Birecik Barajı Konsorsiyumu'nun katkıları olmuştur. Bir anlamda Anadolu'nun kapısı sayılan iki önemli geçide Fırat Nehri sadece iki yerden izin vermiştir.Bunlardan birincisi Samsat (Samosata), diğeri de Belkıs / Zeugma'dır.
Samsat, Atatürk Barajı'nın suları altında kalmıştır.Birecik Baraj gölünde su tutulma işleminin tamamlanmasıyla birlikte Belkıs / Zeugma'nın yaklaşık 1/5'lik bölümü sular altında kalacaktır. Merkezi ABD'de bulunan PACKART Humanity Institute'ün maddi destekleri ve GAP İdaresi Başkanlığı'nın aracılığıyla;bu bölgede su tutulma işlemleri sona erene kadar Gaziantep Müze Müdürlüğü başkanlığında çok uluslu bir ekip kazı, belgeleme ve kurtarma çalışmalarına devam edilmektedir.
Gezi Turları
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Dülükbaba Turu: İl merkezine 4 km. uzaklıkta bulunan Orman İşletme Müdürlüğüne ait Dülükbaba orman içi dinlenme yeri, doğa yürüyüşü yapmaya, kamp yapmaya, pikniğe elverişli ve günübirlik gidilip dinlenilebilen bir yerdir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Yesemek Turu: İslahiye ilçesine 24 km. uzaklıkta bulunan ve dünyanın ilk Açıkhava Heykel atölyesi olarak bilinen Yesemek'e günübirlik gezi yapılabilir. Yesemek Açık Hava Müzesi'nin karşısında bulunan Tahta Köprü Barajının kıyısında piknik yapılabilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Birecik Turu: Fırat nehrinin kıyısında bulunan Şanlıurfa'nın Birecik ilçesine nesilleri tükenmekte olan ve çoğalmak için koruma altına alınan kelaynak kuşlarını görmek için gidilebilir. Efsaneye göre Nuh'un gemisi Ağrı dağına oturunca üç çift kuş salıvermiştir. Bu kuşlardan bir çifti de Kelaynak kuşlarıdır. ayrıca Fırat kenarında piknik yapmak, yüzmek ve Birecik'te bulunan restaurantlarda yemek yemek,yüzmek ve dinlenmek için tura çıkılabilir. Birecik'in Gaziantep'e uzaklığı 67 km.dir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Rumkale Turu: Gaziantep'in Yavuzeli ilçesinin Kasaba köyünde bulunan ve Fırat nehri ile Merziman çayının birleştiği yerde görkemli duruşu ile insanları büyüleyen Rumkale'yi gezmek, Fırat ve Merziman çayı kıyısında doğayla iç içe su çağıltıları arasında dinlenmek, piknik yapmak için günübirlik tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] GAP Turu: Öncelikle dünyanın en büyük, sulama ve elektirik üretimine yönelik projelerinden biri olan GAP'a gezme, görme, teknik bilgi alma ve dinlenme amaçlı günübirlik veya konaklamalı olarak tura çıkılabilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Belkıs Turu: Gaziantep'e 60 km. uzaklıktaki, Nizip sınırları içerisinde bulunan, tarihte kendi adına para bastıran Zeugma(Belkıs) şehri harabereleri günübirlik gezilebilir. Fırat kenarında yeşillikler arasında piknik yapma imkanı mevcuttur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Şanlıurfa Turu: Şanlıurfa turu dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak bilinmektedir. Hz. Eyüp ve Hz. İbrahim peygamberlerin yaşamış oldukları yer olarak bilinen Harran'da ilk İslam Üniversitesinin oluşu tarih ve ilmin derinliklerini ispatlamaktadır. Şanlıurfa'nın Peygamberler şehri olması, Hz. İbrahim'in dergah denilen kutsal yerde dünyaya gelmesi, Nemrut'un tahtına payima etmesi, tek tanrı fikrinin ilk kez burada ortaya atılması, ayrıca şehrin ortasında bulunan Balıklıgöl'ün açıkhava akvaryumu görünümü vermesi, sabır timsali olan Eyüp Peygamberin 7 yıl çile çektiği mağaranın burada olması, Harran evleri ve daha birçok özelliğiyle Şanlıurfa'ya günübirlik veya 1-2 günlük konaklamalı tur düzenlenebilir. ayrıca münferiden de gezilip görülebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Hatay-Harbiye Turu: İlin merkezi olan Antakya, Akdeniz'e 30 km. uzaklıkta si nehri üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Eşsiz bir güzelliği olan harbiye, çağlayanlar bölgesi olup, piknik yapılabilen, yeme-içme tesisleri olan ve yemekleri ile ünlü olan şirin bir yerdir. St. Pierre Kilisesi Habib-i Neccar dağı üzerinde doğal bir mağaradır. Hıristiyanlar "Hıristiyan" ismini ilk defa burada almişlardır. ayrıca burası Hıristiyanlar tarafından Hac yeri ilan edilmiştir. Hatay Arkeoloji müzesi mozaik üzerine dünyanın ilkinci büyük müzesidir. Hatay!a 1-2 günlük tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Sofdağı Yaylası Turu: Güneydoğu Torosların uzantısı olan Sofdağlarının üzerinde bulunan Sofdağı yaylası Gaziantep'e 32 km. uzaklıktadır. Yaylada hava çok temiz olup Sofdağı'ndan şehre uzaktan ve tepeden bakmanın zevki bambaşkadır. Yaylada buz gibi tatlı su kaynakları ve pınarlar bulunmaktadır. İnsanların doğayla başbaşa, gürültüsüz, kuş sesleri ve su cağıltıları arasında doğa yürüyüşü, kamp ve piknik yapılabileceği ideal bir yerdir. Sofdağı yaylasına günübirlik veya hafta sonu tura gidilebilir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Hızır Yaylası Turu: İklimin verdiği özellikleher mevsim yeşillikler içinde bulunan hızır yaylası, İslahiye ilçesi Altınüzüm beldesinin 20 km. batısında Amanos dağlarının tepesinde bulunmaktadır. Rengarenk kır çiçekler ilkbahar dağ laleleri, büyüleyici güzellikte manzaraları yanında buz gibi suları, pırıl pırıl güneşi ve bol oksijenli tertemiz havası ile insanların doğayla baş başa gürültüsüz, kuş sesleri ve su cağıltıları arasında doğa yürüyüşü, kamp ve piknik yapabileceği ideal bir yerdir.
Yesemek
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] Müze Müdürlüğü'ne bağlı olarak faaliyet gösteren Yesemek Açık Hava Müzesi, İslahiye ilçesinin güneydoğusundaki yamacın üzerinde yer alır. Bu yamaç “Karatepe Sırtı” adı ile tanınmakta olup, Kurt Dağı'nın güney uzantısını teşkil etmektedir. Müze'nin İslahiye ilçesine uzaklığı 23 km. Gaziantep'e uzaklığı ise 113 km. olup yolu asfalttır. Ulaşım İslahiye ilçesinden olduğu gibi Hatay'a bağlı Akbez yolu ayrımından Kilis iline giden yolla da sağlanmaktadır. Müze; yayınlara “Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi” olarak geçmiştir. Arazi menekşemsi gri renkte, dolarit diye de tanımlanan bazalt taşlardan oluşmaktadır. Bazalt taşlar gayet sert ve çok ince gözenekli olup son derece kalitelidir.
Yesemek ilk defa 1890 yılında Zincirli'de (Sam'al) kazı yapan Felix Von LUSCHAN tarafından keşfedilmiştir. Buradaki sistemli araştırma ve kazı çalışmaları 1958 – 1961 yılları arasında Prof. Dr. Bahadır ALKIM başkanlığındaki bir ekip tarafından yürütülmüş ve 200'e yakın heykel taslağı çıkarılmıştır. Geçtiğimiz yıllarda ise Arkeolog İlhan TEMİZSOY tarafından yapılan arkeolojik kazılarda toprak altında kalan heykellerin gün ışığına çıkarılması ile 300 adet yontu ve heykel taslağına ulaşılmış; sözkonusu alan Gaziantep Müzesi Müdürlüğü tarafından çevre düzenlemesi yapılarak Açık Hava Müzesi haline getirilmiştir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ılan araştırmalar atölyenin, bölgenin Hitit hakimiyetine girdiği, İmparator Suppilluma I zamanında yani M.Ö. 1375 – 1335 tarihleri arasında işletmeye açıldığını ve burada yörenin yerli halkı Hurlar'ın çalıştırıldığını göstermektedir. Hitit İmparatorluğu, şehirlerinin deniz kavimlerince tek tek ele geçirilmesiyle yıkılmaya yüz tutmuş ve Güneydoğu Anadolu'ya çekilerek feodal krallıklar haline gelmiştir. Hititlerin bu döneminde Genç Hitit Dönemi adı verilmektedir. Kurulan bu krallıklardan biri olan Sam'al(Zincirli) krallığı krallığı M.Ö. IX. Yüzyılda Yesemek'inde içinde bulunduğu bu bölgeye hakim bir krallıktır.
Bu yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren atölye tekrar faaliyete geçmiştir. Bu devrede yapılan heykellerde bölgenin siyasi durumu nedeni ile Asur, Hitit ve Suriye unsurları görülmektedir.Daha sonra bu bölgeye gelen Aramiler de heykellere kendi izlerini bırakmışlardır. Birçok devletin çeşitli izlerini taşıyan bu bölge, sanatsal açıdan daha önemli bir konuma gelmiştir. Sam'al krallığı M.Ö. VIII. Yüzyılın son çeyreğinde Asurlular tarafından yıkılmış ve bölge Asur egemenliğine girmiştir. Bu dönemden sonra taş ocağı heykel atölyesi işlerliğini kaybetmiş ve çalışan halk burayı terk etmiştir. İşte o zamandan 1890 yılına kadar yesemek susmuş ve beklemiştir.
Yaklaşık 100.000metrekare alanı kaplayan Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesinin nasıl işletildiği, bu çalışmalarda hangi teknik ve malzemelerin kullanıldığı yerinde örnekleri ile adım adım izlenebilmektedir. Taş bloklar çıkartılmadan önce bazalt sivrilerinin yüzeyleri balyoz, çekiç ve taşçı kalemi ile düzeltilmekte olup bu aşamalardan sonra taşın kenarları, daha sonra da orta kısımları düzeltilmektedir. Kesilmek istenen blok kenarına oyuklar açılmakta ve bu oyuklara kuru ağaç sıkıştırılmakta, kuru ağaçlar ıslatılınca genişlemekte ve oluşan basınçla çatlaklar meydana gelmektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Bu çatlaklar balyoz kamalarla genişlemekte ve kaya ana kütleden ayrılmaktadır. Taş ocağında hazırlanmış bu bloklar dağın yanındaki heykel atölyesine getirilmekte ve burada şekiller, şanlonlar ile bloklar üzerine çizilmektedir. İlk aşamada bu şeklin konturları kabaca belirlenmekte, daha sonra bazı detaylar işlenerek yer yer perdahlanmaktadır. Üçüncü aşama olarak detayların daha özenli işlendiği ve daha ince perdahlanarak düzeltildiği görülmektedir. Eserin en son rötuşlarının ise kullanıldığı mimari yapı içinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Bütün evrelere ait yontu taslaklarını bugün Açık Hava Müzesinde yerinde izlemek mümkündür.
Yesemek açık hava müzesinde 300'ün üzerinde yontu taslağı mevcuttur. Bunlar sfenksler, aslanlar, dağ tanrıları, savaş arabaları, karışık yaratıklar ve çeşitli mimari parçalardan oluşan zengin bir kolleksiyondur.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Sonuç olarak büyük bir organizasyon ile işletildiği anlaşılan Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi taşların ocaktan kesilmesi yontu taslaklarının hazırlanması ve tamamlanmasına kadarki evrelerin teker teker örnekleri ile görülebileceği dünyada eşi başka bir benzeri olmayan heykel okulu niteliğindedir.
O dönemde bu büyüklükte bir sahayı kaplayan atölyeye ve atölyede meslek icra eden heykeltraş sayısına, günümüzde meydana gelen teknolojik ve sanatsal gelişmeye rağmen ulaşmak mümkün olamamıştır. Bu da o dönemde burada yaşayan insan topluluklarının sanata verdiği önemin büyüklüğünü göstermektedir.
GAZİANTEP AĞZI
Fonetik bakımdan Gaziantep ağzıyla İstanbul ağzı arasındaki farklar incelendiği zaman görülür ki,
Gaziantep ağzında:
1.Alfabemizdeki harflerle gösterilemeyen sesler vardır.
2. Genel dil fonemleri birçok değişimlere uğrar.
3. Bazen bir sesli (vokal) yerine başka bir sesli kullanılır.
4. Bazen bir sessiz (konson ) yerine başka bir sessiz kullanılır.
5. Bazı sessizler sertleşir.
6. Bazen sert sessizler yumuşar.
7. Bazen bir sessiz iki katlanır.
8. Bazen fonemler yer değiştirirler.
9. Bazen fazla bir fonem bulunur.
10. Bazen fonemler düşer.
11. Bazen düşen fonemler yerinde uzun sesler meydana gelir.
12. Bazen birkaç değişme birlikte olur.
13. «Y» fonemi kendisinden evvel ve sonraki bazı sesleri değiştirir.
14. Birkaç türlü söylenen kelimeler vardır.
15. Büyük ses uyumu daha çok kökleşmiştir.
16. Küçük ses uyumu daha çok kökleşmiştir.
17. Vurguda bazı özelliklere rastlanır.
18. Bir kurala bağlanmayacak kadar dağınık fonetik değişmeler vardır.
SESLERDE DEĞİŞMELER
Gaziantep telaffuzu, her zaman İstanbul telaffuzuna aykırı değildir. Fakat bu ağızda, alfabemizdeki harflerle gösterilen bütün seslerin değişmeye uğradığına dair örnekler bulunur. Seslerden bir kısmı, Gaziantep telaffuzunda daha çok değişmeye uğrar. Bazı seslerde ise bu değişme daha az olur.
a- Bayat : boyat
b- Bahane : mahana
c- Kurcalamak : kurdalamak
ç- Çorak : şorak
d- Dut ağacı : tut ağacı
e- Yemek : yimek
f- Ufak : uvak
g- Gırtlak : hırtlak
ğ- Değil : del
h- Hıyar : hıyar
ı- Sıpa : sıpa
i- Çim : çem
j- Jandarma : cenderme
k- Kar : gar
l- Lezzet : nezzet
m-Komşu : konşu
n- Nem : lem
o- Kova : kuva
ö- Çözmek : çezmek
p- Paytak : maytak
r- Kerpeten : kelpeten
s- Sikke : zigge
ş- Şalgam : çelem
t- Tırmalamak : cımalamak
u- Dokunmak : dohanmak
ü- Küfe : kufa
v- Oklava : oklağa
y- Tüy : tüv
z- Yüzük : yüssük
İSİMLER
Gaziantep'te başka bölgelerde pek rastlanmayan yerli bazı şahıs adları vardır.
Erkek şahıs adlarından örnekler:
Bozan, Höggeş, Höggülü, Şıhlı, Ballı, Duran, Hanifi, Muslu, Nahsen, Apo, Abdo…
Kadın adlarından örnekler:
Penbe, Habba, Yumma, Güldene, Hamma, Hamha, Beşire, Döne, Döndü…
Hem erkeğe hem kadına mahsus adlar :
Durdu, Güllü…
Hiç kullanılmayan adlar:
Satılmış, Hösmen, İkbal, Seher, Kezban, Karma, Sarma…
GAZİANTEP AĞZI VE ARAPÇA
Halkı tamamı ile Türk olan ve incelenebilen en eski asırlardan beri daima Türkçe konuşmuş olduğu görülen Gaziantep'te ve çevresinde Arapça konuşan bir tek yerliye rastlanmaz. Konuşmak şöyle dursun, Arapça öğrenmiş olanda yok denecek kadar azdır. Bu hal asırlarca evvel yine böyleydi. Halbuki yanı başımızda halkı Arapça konuşan Suriye vardır. Şimdiki hududa göre Gaziantep topraklarının bittiği yerde Suriye toprakları başlar. (Suriye toprakları içinde bugünde Türkçe konuşan birçok Türk köyleri bulunduğu unutulmamalıdır.) Fakat yirmi yedi sene evvel bu sınır da yoktu. Suriye Osmanlı İmparatorluığu içinde idi. Hatta o zamanki idare teşkilatına göre Halep, -ki Arapça konuşur- vilayet merkezi idi ve Gaziantep bir kaza merkezi olarak bu vilayete bağlı bulunuyordu. Aralarında Kilis'ten geçen 120 kilometrelik bir şose ve daha kısa başka hayvan yolları vardı. Ticari münasebetleri gayet genişti.
Coğrafi hudutlarla ayrılsalar bile komşu iki toprak halkı arasında siyasi, iktisadi, içtimai, ilmi münasebetler gibi dil alışverişi de olur. Bu iki bölge ise birçok bağlarla asırlarca sıkı surette bağlı kalmışlardı. Bu sebeple, türlü bakımlardan birbirine tesir yapmış olacaklarını herkes kolayca kabul eder. Ve yine bu sebepledir ki Gaziantep'i görmemiş olanlar orada Arapça konuşan birçok kimseler bulunduğunu yahut Gaziantep ağzının Arapça dil unsurlarıyla dolu olduğunu sanırlar.
GAZİANTEP HALKI AĞZINDAN PARÇALAR
İKİ KAYNANA ARASINDA:
- Gerili serili gassın şimdiki gelinler. Ne iş biliyler, ne aş. Biz kaynanamızın urgu sura kül turap olurduk.
- Bizinki bi küfde edip urguna gömey. Ben payıma olan doran avrada şiş çahıla. Kle bu olanar nen avrat azlı oluylar ? Gelinin eteni bi nal söledim, iki nal söledim, bakdım dinnemey, ipini üsdüne addım.
- Ben beni gaynna sandım da öten kele gelin dedim kak acı bi hedik vurda allebene gedek dedim. Ne dese benin bacım “ba sahreyn gere yok.Gönün isteyse sen get.
- Bi şeyi yapma dedin mi angeslek yapar.
İKİ KAYNANA ARASINDA
- Gerili serili kalsın şimdiki gelinler, ne iş biliyorlar, ne aş. Biz kaynanamızın önü sıra kul kurban olurduk.
- Bizimki bir köfte yapıp önümüze koymuyor. Kendi hesabıma, oğlan doğuran kadına şiş çakılsın. Ayol bu oğlanlar neden kadın ağızlı (kadın ağzına bakan)oluyorlar; gelinin yaptığını bir defa söyledim, iki defa söyledim, baktım dinlemiyor, ipini üstüne attım.(Vazgeçip kendi haline terk ettim.)
- Kendimi kaynana sandım da geçen gün “Ayol gelin dedim, kalk azıcık bir hedik(buğday) pişir de Alleben'e (bir gezinti yeri) gidelim.” Dedim. Ne dese beğenirsin kardeş?:Bana senin gezmenin gereği yok. Gönlün istiyorsa sen git.
- Bir şey yapma dedin mi kasten aksini yapar.
GAZİANTEP AĞZINDAN DERLEMELER
- Aba altından değnek göstermek : Üstü kapalı sözlerle korku vermek, karşısındakine büyük bir zarar vereceğini dolayısıyla anlatmak.
- Abaza kağıt şeşhane möhür : Güzel kağıt üzerinde gösterişli mühür. (Abaza : Kafkasyada yaşıyan bir kavimdir. Beyaz tenli ve yakışıklı olurlar. Abaza kağıt, parlak güzel kağıt demek olacaktır.
- Acık Bucuk : Fena, karışık, okunmaz yazının vasfı; kargacık burgacık. (Bazen bu sözü çocuklar “acık bucuk şeytan cücük” şeklindede söylerler.)
- Acından karnı kurlar, başında nergis parlar : Fakir olduğu halde süste ve lükste zenginlerden geri kalmıyan kimseler hakkında..
- Aç alavan : Aç açına aç ve perişan olarak.
- Adam sandık eşeği, altına açtık döşeği; baktık adam değilmiş, altından çektik döşeği : İlkin değeri var sanılarak saygı gösterilen, sonra insan olmadığı anlaşıldığından artık yüz verilmeyen kimse hakkında.
- Berberliği benim başımda belliyor : Yeni başladığı çalışma alanında ilk tecrübeyi benim işim üzerinde yapıyor.
- Bıldır ölmüş bir eşek gelin bu yıl ağlaşak : Arasından zaman geçmiş ve acısı unutulmuş bir haldir. O kadar önemlide değil. Buna şimdi acımanın yeri var mı?
Ömer Asım Aksoy
Gaziantep Ağzı Kitabından
GAZİANTEP AĞZINDAN DERLEMELER;
Aba altından değnek göstermek : Üstü kapalı sözlerle korku vermek, karşısındakine büyük bir zarar vereceğini dolayısıyla anlatmak.
Abaza kağıt, şeşhane möhür : Güzel kağıt üzerinde gösterişli mühür.
Acıdan karnı kurlar, başında nergis parlar : Fakir olduğu halde süste ve lükste zenginlerden geri kalmayan kimseler hakkında.
Adı kulağına değmiş : Şöhreti etrafa yayılmış.
Ağır canlı : Hantal, hareketi ağır ve yavaş.
Ağzında ayran durmaz olmak : Çok bitkin bir hale gelmek.
Ağzını döşürmek : Terbiyeye uymayan sözler söylemekten vazgeçmek.
Aklı yılık : Aklı az kaçıkça, tahtası eksik.
Alnına gün doğmak : İyi bir güne kavuşmak, bahtı açılmak, istediğine erişmek.
Anamın aşı, tandırımın başı : Burası yurdum yuvam, rahat ettiğim yerdir.
Anbel beter : Daha ziyade, daha beter.
Baş ağır, kulak sağır : Konuşulanı işitmez, söyleneni anlamaz.
Bargın badaşık mı? : Kalbin ona mı bağlı? Ondan ayrılamaz mısın?
Başı göl, ayağı sel : Başı boş istediği gibi gezip dolaşıyor.
Başına buturamak : Kendi başını yemek için taşkınlık etmek, kudurmak.
Baş kahıncı : Bir kimsenin başkası tarafından “Vaktiyle sen şöyle yapmıştın” diye utandırılmasına ve rahatsız edilmesine sebep olan şey.
Beli berk olmak : Güvenmek, emin olmak. Sonucu sağlam görmek.
Bıroh çağırmak : Meydan okumak.
Bir dahra vakti, bir mahra vakti Urum, Şam bir olur : Bir budama zamanında, bir de üzüm kesme zamanında gece gündüz bir olur. Bu yel böyle eser, bu yengeç de böyle kısarsa..
Zaman ve ahval böyle fena ve aksi gittikçe.. : Canı teze. Az ağrıya, küçük sıkıntıya şakaya dayanamayan
Cenah geçinmek : Zıt gitmek, geçinemeyip çekişmek.
Cin cücüğü gibi çığırmak : Çocuklar, ince ve yüksek sesle bağırmak.
Çapıt çirişi mi ?: O kadar çabuk bitecek bir iş değil.
Çok görmüş, çoban oynatmış : Çok bilmiş, feleğin çemberinden geçmiş, kurnaz, kalleş kimse.
Çirtim çirtim çirtinmek : Çok süslenip püslenmek.
Dağ dayısı, tavşan ammisi : Bildiği gördüğü hısımı akrabası çok.
Daldan eğme mi? Kökten sürme mi? : Sonradan mı bu hali kazanmıştır. İleriden berimi ve aslında mı böyledir.
Direzin sökmek : İki yer arasında devamlı gidip gelmek, mekik dokumak.
Düğüm çalmak : Düğümlemek, düğüm yapmak.
Elden ayrıksı : Elaleme benzemez şekilde.
Eli udumlu : Eli hünerli, eli işe yatar yakışır.
Er günüzken : Akşam karanlığı basmadan.
Et deyi kaptın balcan börkü çıktı : Değerli önemli sanarak ilgilendin, sonunda değersiz bayağı olduğunu anladın.
Gafılın kadaya uğramak : Hiçbir şeyden haberi yokken, ansızın bir belaya, bir iftiraya uğramak.
Gıcı gibi : Çok ufak. Gıcı gibi kar, gıcı gibi yazı.
Gidişmiyen yerini kaşımak : Para harcayıp yapılması gerek olmayan bir iş yapmak.
Hazırcaya hamıt : Kendisi çalışmadan başkasının çalışıp meydana getirdiğinden faydalanmak isteyen.
Haşılı yumuşak işi mi kalıyor : Biraz ayrılmasıyla ziyan olacak bir işi yok ya.
Hedede sedede geçmemek : Makbule geçmemek.
Himi bir : Maksat ve amaçları bir.
Ingılı mış, berk yapış : Ağır ağır ve gönülsüz şekilde yürüyen iş yapan kimsenin halini anlatmak için kullanılır.
İşmar avarası : Harekete geçmek için küçük bir işaret bekleyen.
Kabaklamayı yiyen gerdeğe girsin : İşin faydasını kim gördüyse sıkıntıya da o katlansın.
Karrah etmek : İstediği şeyi çok vererek bir kimseyi bolluk içinde bırakmak.
Kepir hış yatmak : Bir aradaki bir çok kimselerin hastalanarak hep beraber yatması.
Lorunu peynirini görmemek : Faydalı ve değerli bir adam olduğu söylenen kimsenin faydasını veya değerini belirtecek bir işini görmemek.
Mahana şahana : Bahane filan.
Mamuru mest etmek : Noksanını koymamak, çok güzel iş yapmak.
Marda bazar : Ölçmeden ve ayrı ayrı fiyat biçmeden , toptan bir fiyatla. Götürü.
Mercimeği yanın yuvarlamak : Suyu yokuşuna akıtmak.
Nazlı hanımın büzme çarığı : Çok nazlanan ve her şeyden çarçabuk alınan kimseler hakkında söylenir.
Ne deve yürüsün, ne çan seslensin : Ortalığı gürültüye verecek şekilde hareket etmeyelim ki bundan doğabilecek olaylara yer kalmasın.
Ne has? : Neden acaba ? Nasıl oldu da?
Ne ölü görmüş ağlamış, ne düğün görmüş oynamış : Yol yordam bilmez. Dünyadan habersiz yaşamış.
Ortalığı tahne pekmez etmek : Ortalığı karmakarışık etmek.
Okta sapanda durmamak : Çok yaramaz ele avuca sığmaz.
Öğünme çördük, seni de gördük : Öğünüyorsun ama, ne mal olduğunu daha evvel tecrübe ettik.
Öksüz öldü, kanı sındı : Sebep ortadan kalktığından aradaki hısımlık, yahut ortaklık dostluk da sona erdi.
Ölüsü gününde, tavuğu pininde : İşin vakti ve tavı iken.
Övünü tayını bellisiz : Vakitli vakitsiz rast gele yemek yiyen.
Özü dövmemek : Eli varmamak, kıyamamak.
Pabucuna taş kaçmak : Rahatını bozacak bir olay ortaya çıkması.
Paran börgünü (böğrünü) mü deliyor? : Sanki çok paran varda telef edecek yer mi arıyorsun?
Peştamal ıslandı : Bu işe bulaşılmak istenmiyordu. Fakat bulaşıldı, olacak oldu. Artık çekingen durmanın manası kalmadı.
Pisik de kavurga çiğniyor : O aciz de böyle önemli, başından büyük işlere karışıyor.
Sadakayı saraydan çıkarmamak : Bir kimsenin elinde olan karlı bir işi, başkalarına kaçırmayıp, kendi yakınlarını faydalandırması.
Safra sındırmak : Hafif bir kahvaltı etmek, açlığı azıcık giderecek bir şey yemek.
Sandıktaki sırtına sepetteki boğazına : Hiçbir şey arttırıp ayırıp bir tarafa koyamaz, ne kazanmışsa neyi varsa hepsini yer, giyer.
Say say da yerine taş koy : Filan kimsede şu kadar alacağım var, diye hesap ediyorsun. Bil ki eline bir şey geçmeyecek.
Sen ekilirken ben göcektim : Beni atlamak istiyorsun ama ben senden daha kurnazım.Biz kaçın kurasıyız?
Sıçra nalın parlasın : Ne fenalık yapabilirsen yap. Elinden geleni geri koyma.
Sırısı mı soyuluyor? : Güzelliğine ve yaldızına zarar gelmez ya!
Suhra savan : Baştan savma uydurma iş.
Südüne, halibine : Sütüne vicdanına, soyluluğuna havale ediyorum.
Süt hırası : Bebek iken anne sütünü uzun zaman veya bol ememediğinden cılız kalmış çocuk.
Süyükten yitmek : Sonucu şüpheli ve hatta tehlikeli bir iş için başkasını öne sürüp seyrine bakmak.
Tarma taht : Harap ve pejmurde bir halde.
Tas yitmiş (yitti), curunu başına kaldır : Ortalık karma karışık bir hale geldi. Kimsenin kimseden veya işten haberi yok. Usul düzen kalmadı.
Taş ergisi : Çok inatçı, sözünden ve yanlış fikrinden vazgeçirilemeyen kimse.
Tat dışlık vermemek : Rahat huzur yüzü göstermemek.
Tavşan yamaca geçti : İş işten geçti. Fırsat elden gitti. Düşman yenilmez hale geldi.
Tok karnına dokuz topak küfte : Çiğ köfteyi yemeye tokluk engel olamaz.İnsan tok da olsa dokuz topak yer.(topak: yumruk büyüklüğünde sıkım)
Tölebine gelmek : Bir kimse için uygun duruma gelmek, duruşu bakımından tutmasına kullanmasına uygun olmak.
Umdum umdum, geri yumdum : Bu güzel şeyden elime geçer diye bekledim, durdum. Fakat sonra elime geçmeyeceğini anlayarak ümidimi kestim.
Ut küşüm etmek : Birisini rahatsız etmemek için saygılı ve sıkılgan olmak.
Üstüne gök gürlememiş : Hiçbir şeyi umur etmez, kaygısız.
Vara varası, dura durası : Nihayet eninde sonunda.
Ver yiyeyim, ört yatayım, bekle canım çıkmasın : Kendisi çalışmayan, başkasının kendisi için çalışmasını ve hizmet etmesini bekleyen tembel, yerinden kımıldamaz, işe yaramaz kimseleri anlatmak için kullanılır.
Yağan yağmur sene yele yetmez : Mart ayına mahsus sözlerden. Çok rüzgar olduğundan yağan yağmuru savurur, kurutur anlamında.
Yağmur yağsa yaş değmez, dolu (döğüş) olsa tas değmez : Her türlü tehlike ve kazadan emin durumda.
Yavan tarhana : Sevimsiz, biçimsiz, tatsız kişi.
Yedik içtik, yüzden düştük : Başkasının evinde yiyip içtikten sonra kalkıp gidenlerin şaka olarak söyledikleri bir söz.
Yeldim yeldim yele verdim, emeklerimi sele verdim : Uğraştım çabaladım, bütün emeklerim boşa gitti.
Yılanı sen tuttun, gözüne ben bakayım : İşin tehlikesine sen atıl, faydasını ben göreyim.
Yüreği kalak kalak yağ bağlamak : İçine katmerli neşeler dolmak, büyük bir iç ferahlığı duymak.
Yüzüne gül suyu : Affedersiniz iğrendirici bir şey söylüyorum. (Dinleyenin yüzüne gülsuyu ve kolonya serpen bir nezaket anlatımıdır.)
Zabın alıcısı : Hep aciz ve zavallı kimseleri hırpalayan.
Zembil zümbül demeden bağı kesip kurtulmak : İkide birde küçük meselelerle rahatsız olmaktansa işi temelinden yoluna koymak.
Zubbu zeytin meydanda kalmak : Ortada tek başına kendisi kalmak, etrafında hiç kimse kalmamak.
Gaziantep Mutfağı
Dt. M.Ragıp GÜZELBEY
Bugün dünyada yaşayan 6.5 milyon insanın, yaşamlarını devam ettirmek için asgari iki öğün yemek yemeye gereksinimleri vardır. Bu gerçekle sağlıklı yaşama doğru giden yolda, dünya üzerinde yaşayan insanların, ihtiyaçları olan gıda maddelerini üretirken bulundukları coğrafi ortama uyma zorunluluğu ve geçirmiş oldukları kültür evrimleri, değişik yemek kültürlerinin oluşmasını sağlamıştır. Anadolu'da da yaşayan toplumların, coğrafyaya uygun gıda maddeleri çeşitliliğine ve aile yapılarına göre zengin bir mutfak kültürü oluşmuştur.
Gaziantep, sanayisi ve ticari hayatının yanı sıra, bir de yemek turizmi yaratacak kadar son derece zengin ve kendine özgü bir mutfak kültürü vardır. Gaziantep mutfağı yaygın bilinenin aksine kebap, baklava ve fıstıktan ibaret olmayıp, mevsimine göre meyve ve sebzelerin, tahılların, baharatların, salçaların bir arada kullanıldığı son derece sağlıklı tencere yemeklerini de içeren zengin bir mutfaktır. Gaziantep yemeklerinde, yemeğin güzelliğinde, lezzetinde malzemenin niteliği kadar yemeği pişirenin ustalığının ve el becerisinin de payı büyüktür.
Gaziantep Mutfağı çorbalardan köftelere, dolmalardan yoğurtlu ve salçalı sebze yemeklerine, kebaplardan baklavalara zengin bir mutfağın çok özel tarifleri ile meydana gelmiştir.
Bu nedenlerle Gaziantep Mutfağı, ülkemizde şehrinin ismi ile anılan yegane mutfak olarak, zengin bir coğrafi yapının İpek Yolu üzerindeki durağıdır.
1.Yuvarlama
2.Ayvalı Tas Kebabı
3.Döğmeli Alaca Çorba
4.Antep Peynirli İrmik Helvası
Kolay değil seni yapmak, Avuç içinde yuvarlamak,
Etini lezzetli pişirip, Yoğurdunu içine katmak.
Nohudun Gülnar'dan gelmeli, Etin haliği seçilmeli,
Herif yoğurdu bulmak için Kamber ağaya dil dökmeli.
Pirinç ıslanıp dövülmeli, Yoğurdun torbada süzülmeli,
Konu komşu yuvarlayıp, Kazana girmeli, pişmeli…
Yakışan kabına konursun, Sofraya gelir oturursun,
Göz kırparsın yeşil nanenle, Bayramın sultanı olursun.
YUVARLAMA
5 – 6 Kişilik
1.Malzeme grubu:
2. Malzeme grubu:
3. Malzeme grubu
300 gr. Çiğ köftelik et
700 gr. Kemikli yağsız e
4 Bardak süzme yoğurt
2 su bardağı dolusu pirinç
(pirzola büyüklüğünde)
1 adet yumurta
1 adet küçük kuru soğan
1/2 su bardağı nohut
1 y.k. nişasta veya un
Karabiber ve tuz
2 y.k. sade yağ veya tereyağ
1/2 su bardağı süt
1 y.k. kuru nane
Yapılışı:
Yağsız kemikli pirzola büyüklüğünde etler, yıkanıp tencereye konur. Üzerine yeterli miktarda su ilave edilip, kaynamaya başladığında kefi (köpüğü) alınır.12 saat önce ıslattığımız nohutlar ve tuz ilavesi ile orta ateşte pişmeye bırakırız.
Yine önceden yıkadığımız, suyu iyice kurutulmuş olan pirincimizi, ince kıydığımız kuru soğanı, çiğ köftelik eti, karabiber ve tuz ilavesi ile et değirmeninde (ince dişlisinde) iki defa çekeriz. Homojen hale gelmesi için 10 dakika yoğurup, ceviz büyüklüğünde parçalar koparılarak ince şerit haline getirilir. Nohuttan küçük parçalar koparılarak yuvarlak hale getirilir. Bir tencereye iki bardak su koyup, uygun metal bir süzek içinde yuvarladığımız köfteleri tencereye oturtup, üzeri kapatılır. 15 dk buharda, aşırı şişip dağılmamasına dikkat ederek pişirilir.
Pişmiş olan etimizin içine buhardan aldığımız yuvarlamalar eklenerek,15 dakika yeniden hafif ateşte kaynatılır.
Başka bir tencerede süzülmüş yoğurdun içine yumurta, nişasta ve ihtiyaç duyulduğunda kıvamını ayarlamak için yarım bardak süt ilave ederek devamlı aynı yönde karıştırılır. Hafif kaynamaya başladığında, sıcak olarak beklettiğimiz et ve yuvarlama olan tencereye aktarılarak karıştırılır.
Yemeğimizi servis kabına aldıktan sonra, tavada kızdırılan sadeyağın altı kapatılır. Harı geçtikten sonra, nane ilave edilerek yemeğimizin üzerine gezdirilir.
N O T : Yuvarlamanın yoğurdu eski ve ekşi olmamalıdır. Yoğurdun kalitesi güzel olursa un veya nişasta ilavesine gerek yoktur. Süt , yoğurdun varsa ekşiliğini alır veya koyulaşmış ise kıvamını ayarlamaya yardımcı olur. Ayrıca lezzetlenmesini de sağlar. İstenirse kemikli et yerine, et ve kemik ayrı alınarak piştikten sonra kemikler çıkarılır. Yanında pirinç pilavı, yeşil biber, tere, turp ile yenilebilir.
AYVALI TAS KEBABI
5 – 6 Kişilik
Malzeme
600 gr yağsız kuş başı et
2 adet orta boy ayva
400 gr patates
250 gr havuç
250 gr iri arpacık soğan ve bir diş sarımsak
1 adet ekşi elma
2 su bardağı pirinç
1 yemek kaşığı domates salçası
1 yemek kaşığı biber salçası
3 yemek kaşığı sade yağ veya tereyağı
Pilav için de 2 yemek kaşığı zeytinyağı
Tuz ve karabiber
Yapılışı:
Ayvalar, patatesler, havuçlar ve elma temizlenip, iri kuşbaşı şeklinde doğranır. Üzeri kaplanacak şekilde suya konulur. İri arpacık soğanlar da doğramadan temizlenir. Uygun bir tepsi içinde biber ve domates salçası, bir çay bardağı su yardımı ile yumuşatılır. Üzerine sebzeler, tuz ve karabiber ilave edilip iyice karıştırılır. Derin olmayan tas veya kulpsuz tencereye yerleştirilir. Yüzü alüminyum folyo ile kapatılır. Pişerken etin yanmaması için !...
Daha geniş, yayvan, derin, tabanı düz ve etrafında pilavın pişmesi için boşluk kalacak büyüklükte tencereye, tas içine koyduğumuz malzemelerin yüzü tencereye gelecek şekilde yerleştirilir. Tasın üzerine pişerken buharla hareket etmemesi için ağırlık koyup 5 bardak su ilave edilir. Önce harlı daha sonra hafif ateşte 2 saate yakın pişirilir. Pişme esnasında kullanılan su tasın içine çekilir. O nedenle suyu kalmadı sanıp, sakın su ilave etmeyin!..
Son olarak tasın kenarından eti kontrol edip piştiğine emin olduktan sonra, ocağın altını kapatırız. Bu esnada pişme sırasında tasın içine çekilen suda kalan kısım kendini tekrar tencereye bırakır. Pişireceğimiz pilava göre mevcut su kontrol edilerek, eksikse sıcak su ve tuz ilavesi yapılır. Haşlanıp hafif yağda kavrulan pirinç tencere ile tas arasına yerleştirilir. Kısık ateşte tencerenin kapağı kapatılarak pilav pişirilir. Pilav piştikten sonra tas dik olarak alınır, sade yağ kızdırılarak yemeğin üzerine gezdirilir. Karabiber ilavesi ile aynı tencerede servise sunulabilir.
Not: Daha kolay bir yöntem olarak da; tas kebabı piştikten sonra içindeki su başka bir tencereye alınır. Suyu ayarlanıp pilav ayrı pişirilir. Tas kebabının etrafına yerleştirilerek servise sunulur. Yanında ayran, yeşil salata, tere, turp ve turşu tüketilebilir.
DÖĞMELİ ALACA ÇORBA
5 – 6 Kişilik
Malzeme
1,5 su bardağı döğme
1 su bardağı mercimek
500 gr. Kurusoğan
3 adet kuru dolmalık biber
3 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağ
1 yemek kaşığı pul biber
2 yemek kaşığı kuru tarhın
Yarım su bardağı nohut
Yapılışı:
Döğme ve nohut geceden suya ıslatılıp yumuşatılır. Sabah suyu süzülerek, üzerini kapatacak kadar su ilavesi ile uygun bir tencereye alınır. Kaynama esnasında köpüğü alınarak 30 dk. pişirilir. Ayrı bir tencerede haşladığınız mercimeğin suyu süzülerek, 2-3 parçaya ayrılan kuru biberle birlikte döğmenin piştiği tencereye ilave edilir. 20 dakika daha pişirme devam eder. Malzemelerin tümünde yumuşama ve özleşme hissedildiği an iri halkalar şeklinde doğranan soğanlar ilave edilerek, yumuşayıncaya kadar pişirilir.
Çorba servis kabına alınır. Kuru tarhın hafif ovalanıp, çorbanın üzerine bırakılır. Üzerine kızdırılan yağ, kırmızı pul biberle birlikte gezdirilir.
NOT : Döğme bulunmadığında geceden ıslanmış nohut haşlanır. Tarifteki gibi mercimek ve kuru biberle birlikte pişirildiği esnada içine bulgur ve soğanlar ilave edilip terbiyesi verilir. Böylece Bulgurlu Alaca Çorba hazırlamış oluruz. Bu çorbaların yanında kırmızı pul biber, turşu tavsiye edilir.
ANTEP PEYNİRLİ İRMİK HELVASI
5 – 6 Kişilik
Malzeme
1 su bardağı irmik
1,5 su bardağı toz şeker
2 su bardağı su
3 yemek kaşığı sadeyağ veya tereyağ
½ su bardağı dövülmüş Antep fıstığı
Uygun tencere içine irmik ve yağ alınır. Hafif ateşte irmiği yakmadan kavururken başka tencerede toz şeker ve su bir taşım kaynatılır. Kaynatılan şerbet kavrulan irmiğin içine boşaltılır. Hafif ateşte yaklaşık 15 dk. irmikler açılıncaya kadar pişirilir.
Önceden ince dilimler haline getirilen ve iki defa suyu değiştirilen peynir helvanın üzerine dizilir. Tencerenin kapağı sıkıca kapatılır. İki dk. sonra ocağın altı kapatılarak helva 10 dk. dinlendirilir. Peynirler içinde eridikten sonra servis yapılır.
NOT: Helvayı ocağın elektrikli (termostat ayarlı) kısmında pişirmenizi tavsiye ederiz. İsteğe bağlı olarak helva pişerken içine veya servis esnasında yüzüne Antep fıstığı ilave edilir.
EL SANATLARI
Gaziantep El ve Ev Sanatları – İl Turizm Müdürlüğü Yayınları
ANTEP KİLİMCİLİĞİ
Antep kilimleri bilinen diğer Anadolu Kilimlerinden tezgah, şekil, dokunuş biçimleri ve nakışları yönünden çok farklıdır. Antep kilimlerinin bilinen çeşitleri : Baklava dilimleri, Habbap ayağı, Kuş Kanadı, Zincir Göbek, Dirsek göbek, Pençe Göbek, Çarkı felek, Parmak göbek, Atom Göbek(1945 sonrası dokunan bir kilim adı).
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] kilimlerinin hammaddesi öküz, deve ve at tüyü, koyun yünü ve keçi kıllarıdır. Siyah, felhani, mavi yeşil boya, cehre sarısı, ceviz kabuğu, cevizi boz, soğan kabuğu, sumak yaprağı Antep kilimlerinde kullanılan ilkel boyalardan birkaçıdır. Genelde 69 cm eninde 260 cm boyunda dokunan Antep Kilimlerinde motifler şöyle sıralanabilir : Çizgi, nokta ve daireden ibaret motifler, Sembolik motifler, hayvan motifleri, geometrik motifler, Bitki motifleri, İdografik bir manası olan motifler (dağ, ev vs.) Kilimin yalnız el tezgahlarında imal edildiği ve bu işkolunun çok canlı olduğu devirlerde Gaziantep'te 7000 civarında el tezgahının faaliyette olduğu, 1960'larda bu sayının 100-150 ‘ye düştüğü saptanmıştır.
Motorlu dokuma tezgahlarının yaşamımıza girmesiyle Antep kilimlerine olan talep azalmış, tezgahlar yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Günümüzde genel olarak köylerde kendi ihtiyaçlarını gidermek maksadıyla kadınlar tarafından dokunmaktadır.
KUTNUCULUKTarihi bir değeri olan kutnu bezi dokumacılığı, Türkiye'de yalnız Gaziantep'te dokunan ipekli bir dokuma türüdür. Ham maddesi; floş (suni ipek) ve pamuk ipliği olan ve tamamen el tezgahlarında dokunan kutnu kumaşı değişik şekillerde dokunmaktadır. Geçmişi çok eskilere dayanan kutnuculuk; dünyada basma sanatı yokken, çeşitli boyalara defalarca batırılarak, kendisine has renk ve motifler verilerek yapılan bir dokumadır.
Kutnu kumaşı önceleri Halep, Hama ve Humus'ta üretilip, Anadolu Pazarına sunulurdu. Daha sonra bu ipekli dokumalar Gaziantep il merkezi ile ilçe ve köylerinde de üretilmeye başlandı. Kutnu kumaşı, yöresel bir kıyafet olarak kullanıldığı gibi, çeşitli aksesuar, turistik giysi, çanta, terlik, perdelik kumaş ve milli kıyafet olarak da kullanılmaktadır. Kumaşlara çözgü sayılarına göre Kutnu, Alaca ve Meydaniye gibi değişik adlar verilmektedir. Kutnunun çözgü sayısı 4000, Alacanın 3000 tel, Meydaniyenin 2000 teldir.Kutnu çeşitlerinden en fazla rağbet görenlerden bazılarının isimleri ;
KUTNU ALACA MEYDANİYE
Mecidiye Mekkavi Yeşilli Osmaniye
Zincirli Kürdiye Kırmızı Meydaniye
Hindiye Çitavi Sarılı Osmaniye
Darıcı Rahvancıoğlu Mor Meydaniye
Kemha Kırkkalem Vişne Meydaniye
Sedefli
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] n Gaziantep'te çok yapılan kutnu kumaşı dokumacılığı son zamanlarda yok denecek kadar azalmıştır. İpekli kutnu dokumacılığı el sanatı gittikçe az ilgi gören bir sanat dalı haline gelmiştir. Binlerce yıldır işlenen kutnunun desen ve renkleri, Türk köylüsünün asırlık renk ve desen kültürünü belirten bir hatıra ve turistlerin ilgisini çeken orijinal bir sanat eseri haline gelmiştir.
ABA DOKUMACILIĞI
Aba, deve, öküz ve at tüyünden, keçi kılından ve koyunyününden dokunan özel bir kumaştan yapılan bir erkek giysisidir. Abanın üst rafından başın, yan tarafından kolların geçmesi için birer delik olup kolları yoktur. Eskiden kumaşın dokunmasında kullanılan tüy, kıl ve yünler toprak, mor boya, ceviz kabuğu, ceviz kökü, heylangoz yaprağı, sumak yaprağı, meyve, kızılcık otu gibi kök boya denilen boyalarla boyanırdı.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ünümü zde ise suni boyalarla renklendirilmiş polyester iplikler kullanılmaktadır. Geçmişte kullanım alanı oldukça geniş olan abanın Suriye ve Arabistan ‘da giyileni geniş ve kısa bir şekilde olup, dizden biraz aşağı inerdi. Abanın dokunuşuna, üzerinde yapılan motiflerin durumunu ve bu motiflerde kullanılan iplerin özelliklerine göre giyenin ekonomik durumu belli olurdu. Halkın giydiği abalar daha az motifli ve kaba olarak dokunurdu. Zenginler ise çuhadan veya ipekten dokunmuş abalar giyerlerdi. Abalar dokunduğu ipin ve kumaşın rengine, boyuna ve giyildiği yörenin ismine göre isimlendirilir. Humus Abası, Yerli Aba (Boz Aba, Kırmızı Aba, Lacivert Aba, Siyah Aba), Sırmalı Aba (tahtalı Aba, Sandıklı Aba, Zincirli Aba, Kandilli Aba, Kurbağalı Aba), Kıl Aba, Maraş Abası, Urfa Abası, Koron Abası, Siyah Aba, Çuha Aba, Uzun boy Aba, Kısa boy Aba.
ZURNACILIK
Türk Folkloru içinde halk müziği ve oyunlarının ayrılmaz bir parçası olan hak çalgılarımızın ayrı bir yeri vardır. Türk halk çalgısı deyince; fabrika imalı olmayan, halkın kendi mevcut imkânları içinde ve basit araçlarla elde yaptıkları, akustik kanunlara uymayan, standart ölçü ve kalıpları olmayan, etnografik özelliği olan çalgılar akla gelmektedir. Üflemeli halk çalgılarımızın başında gelen zurna, kalın zerdali ağacından yapılır ve davulun yanında çalınan üflemeli bir çalgı aletidir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] ın tarihi Orta Asya'ya dayanmaktadır. Çok eski zamanlardan beri bir çalgı aleti olarak bilinip, yapılmaktadır. Zurna 3 kısımdan oluşur. Baş kısım (Mezik), şimşir ağacından yapılır. Ağız kısmı (Alt çanak), geniştir. Orta kısım ise dardır. Zurnanın 15 deliği vardır. 8 tanesi büyük (nota deliği), 7 tanesi (cin deliği) küçüktür. Zurna yapıldıktan sonra şimşir ağacından yapılan mezik kısmının ucuna metem denilen uç, zurna çalan kimseler tarafından kamıştan yapılır. Gaziantep'te zurna sipariş üzerine yapılmaktadır. Bir usta günde ancak 1-2 tane imal edebilmektedir.
Zurnanın delikleri matkapla delindikten sonra ısıtılmış demir ile dağlanır. Böylece ses daha düzgün çıkar. Zurnanın boyu uzadıkça sesi kalınlaşır, boyu kısaldıkça sesi incelir. Gaziantep'te 3 çeşit zurna imal edilmektedir. Tüm kaba zurna, 32.5 cm uzunluğundadır. Orta kaba zurna, 31 cm uzunluğundadır. Cura zurna, 30 cm uzunluğundadır. Zurnanın standart boyu, orta kaba diye bilinen 31 cm uzunluğunda olanıdır. Kuru zerdali ağacından yapılan zurnalar daha iyi ses çıkartır; eğer yaş ağaçtan yapılırsa çıkan ses kulağı tırmalar. Zurnanın delikleri de belli bir ölçüye göre yapılmaktadır. Zurna yapan kimselere “Harat” ismi verilmektedir. Bu işle uğraşan kişiler gittikçe azalmaktadır.
Yurdun her yöresinde bir açık hava çalgısı olarak kullanılan zurna özel bir soluk alma tekniği ile çalınır. Sesi çok kuvvetli çıkar ve çok uzaklardan duyulur. Yalnız erkekler tarafından çalınır. Bir zurna işi bittikten sonra duvarda asılı olarak muhafaza edilirse ömrü 10-20 yıl arasındadır.
BAKIRCILIK
Gaziantep bakır işlemeciliğinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bakır eşya, bakırdan ve pirinç diye tabir edilen bakır ve çinkonun karışımından elde edilen maddeden işlenerek yapılır. Antep bakır işlemesinin özelliği, tek parça olarak imal edilmesidir. Yani lehim ya da benzeri bir yolla birleştirme yapılmasıdır. Ev mutfak ve süs eşyası olarak kullanılan el işlemesi bakır mamullerinin işlenmesinde çakma ve çizme diye bilinen basit işleme yönteminin dışında; sadece ilimizde yapılan bir başka yöntem daha vardır. Bir çekiç ve bir çelik kalemle işleme yapılan bu işleme yönteminde bir tek parçanın işlemesi haftalarca hatta aylarca sürmektedir. Gaziantep'te imal edilen işleme bakır mamulleri tamamen el emeği, göz nuru ile yapılmakta, çekiçle kalem dışında hiçbir alet kullanılmamaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ır işleme ürünlerinden bazı örnekler SAHAN Yemek tabağı
TAS Ayran veya su içmek için kullanılan kap.
KAZAN Yemek pişirmeye yarayan kap.
MASERE KAZANI (Şire) Pekmez pişirmede kullanılan büyük kap.
TEŞT Hamur yoğurmada ve çamaşır yıkamada kullanılan kap.
TARAK KABI Sabun, tarak ve kese koymaya yarayan kap.
KİL LEĞENİ Kadınların yıkanırken saçlarını yumuşatsın diye kullandıkları kilin yoğrulmasında kullanılan kap
SEFERİYE TASI Yemek koymada ve yemek taşımada kullanılan kap.
MAŞRAPA Su, ayran vb. içekler konulan kap.
SATIL Su taşımada kullanılan kap.
PAŞA MANGALI Eskiden içine ateş konarak ısınmada kullanılan şimdilerde salonlarda süs eşyası olarak kullanılmaktadır.
İBRİK El, yüz yıkamak, abdest almak için içine su konulan kap.
CEZVE Kahve pişirmede kullanılan kap.
VAZO İçerisine çiçek koymaya yarayan büyük ve küçük ebatları olan kap.
SEMAVER Çay pişirmede kullanılan kap.
SİNİ (TEPSİ) Yemek yemek için içine kazan, tas vb. şeylerin konulduğu Kaptır.
Gaziantep'teki bütün bu işlemeli bakır ürünleri turistik eşya olarak büyük rağbet görmektedir.
SEDEFÇİLİK
Bazı deniz hayvanlarının kabuğunda bulunan ve sedefçilikte kullanılan sert beyaz ve gökkuşağı pırıltılı, fosforik özelliği olan maddeye sedef, bu maddeyi işleyen kişiye de sedefkâr denilir. Asırlardan beri bilinen sedef, zamanın tekniği ve milletlerin sanat anlayışına göre şekil almıştır. Hammaddesi, midye kabuğu, çeşitli teller ve ceviz ağacı olan Sedef ve Sedefkarlık sanatı Ortadoğu ülkelerinde doğmuş ve 15 yüzyıldan sonra Osmanlı'lara geçmiştir 15.yüzyıldan sonra tamamen Türk İslam Sanatının emrine giren sedef, geometrik desenlerin bitmek tükenmek bilmeyen dizilişleri ile gelişimini sürdürmüştür. Daha sonraları kıvrılma, dallanma, ana veya yardımcı bağlarla bağlanma, birbirini kesme ve düğümlenme gibi yollarla çeşitli kompozisyonlar çalışılmıştır. Doğadan stilize edilerek alınan çiçek motifleri (lale, karanfil, gül) geometrik desenlerle birlikte kullanılmaya başlanmıştır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] [Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]ç ilik asırlarca değişik motif ve desenlerle zenginleştirilerek mimari yapılarda, kullanım eşyalarında ve silah süslemelerinde kullanılmıştır. Yaşayan kaynaklardan edinilen bilgiye göre sedef kakmacılığının Gaziantep'te 1963 yılında başladığı bilinmektedir. Bugün Gaziantep'te 50 sedef atölyesi bulunmaktadır.
Bu atölyelerde daha çok turistik eşyaya yönelik çalışmalar ağırlıkta olup, genellikle Ortadoğu'ya satış yapılmaktadır. Gaziantep'te işlene sedefin %90'ı dövizle satılmakta ve ülke ekonomisine döviz kazandırılmaktadır.
GÜMÜŞ İŞLEMECİLİĞİ
Tarihi ipek yolunun üzerinde olması nedeniyle birçok ticaret yollarının Gaziantep'te yumaklaşması ilin ekonomisini o günlerde olduğu gibi günümüzde de canlı tutmaktadır. Bu canlılıkta gümüşün önemli bir yeri vardır. Çünkü gümüş insanların takı olarak eskiden beri kullandığı kıymetli bir madendir. Yöremizde antik şehir özelliği taşıyan Karkamış, Dülük, Belkıs Antik kentleri ve höyüklerden çıkartılan gümüşler, gümüş işçiliğinin ve kullanımının ilimizde ve yöremizde eskiden beri çok yaygın olduğunu göstermektedir. 19.yüzyıl ve 20.yüzyılın ilk yarısına kadar Gaziantep'li bir kadında on iki çeşit gümüş takı bulunurdu. Bunlardan bir kısmı taç kaytan, şekke, daktani, pıçpıçı, götürümgü, üçger, arpacıklı gerdan, Antepli gerdan kemer, koruklu bilezik, düğme yüzük. Gaziantepli erkekler de gümüşü tespih, ağızlık, baston sapı, sigara tabakası ve atların koşu takımlarında kullanırdı. Gümüş işçiliğinin şehrimizde gelişmesinin, Türkistan'dan göçüp gelen ustaların payı büyüktür. Gümüş işçiliği 1980'lerden sonra Türkiye'nin dışa açılması, turizm hareketlerinin başlaması ve teknolojinin yardımıyla hızla gelişmiştir. Türk turizmindeki yerini almakta gecikmemiş olan Gaziantep gümüş işçiliği, bugün kırkın üzerindeki gümüş işleme atölyesi ile varlığını sürdürmektedir. Bu atölyelerde senede ortalama 1,5–2 ton gümüş başta İstanbul olmak üzere bütün Ege ve Akdeniz Bölgesine, Kapadokya'ya ve turistler aracıyla dünyanın en ücra köşelerine kadar ulaşmaktadır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]
Günümüzde hızla çoğalan Gümüş İşleme Atölyeleri bu sanatın Gaziantep'te çok hızlı geliştiğini ve önemli döviz girdisi sağladığını göstermektedir.
YEMENİCİLİK
Yemeni, üstü kırmızı ya da siyah deriden tabanı ise köseleden dikilen topuksuz ve çok sıhhatli olan ayakkabılara denir. Yemeni yurdumuzun diğer yörelerinde yazmaya verilen ad olmasına karşılık, yöremizde ayağa giyilen bir çeşit ayakkabıya verilen addır. Gaziantep'te Yemeniciliğe “Köşkercilik” yemenicilere “köşker”, yemeni ustalarına da “köşker ustası” denilmektedir. Köşker kelimesi Farsça “keşfger” kelimesinden gelmiş olup, ayakkabı yapan anlamına gelmektedir. Yemeni ilk defa Yemen'de Yemen-i Ekber isminde bir kimse tarafından icat edilmiş ve kendi ismini vermiştir. Daha sonraları yemeni Yemen'den Halep'e, Halep'ten de Güneydoğu Anadolu'ya intikal etmiştir. Gaziantep Şanlıurfa Kahramanmaraş, Diyarbakır, Antakya, Adana'ya kadar yayılmış olan yemeni yapımcılığı zaman içerisinde Gaziantep ve Kilis dışında diğer ilerde tamamen bitmiştir. Yemeni esas olarak gön ve yüz olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Gön, manda ve sığır derisinden yapılmış olup, yere gelen kısım ile bunun üzerine dana derisinden yapılmış taban kayışı ve bezlerden ibarettir. Yüz ise sırt ile birbirine birleştirilmiş ve çirişle yapıştırılmış sahtiyan ve meşinden oluşur. Yemeni yapımında 5 hayvan derisi kullanılır. Alt taban manda veya sığır derisinden, yüzü keçi derisinden, iç astar koyun derisinden, iç taban sığır veya keçi derisinden, kenarı oğlak(sızı) derisinden yapılır.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] imalatında kesinlikle plastik madde kullanılmaz. Tüm dikişler elle yapılır. Ökçesiz olup tersinden dikilir. Düz tarafı çevrilir ve asıl giyilecek durumunu alır. Düz tarafı çevrildikten sonra kalıplanır. Etrafı düzgünce kesilir, kalıptan çıkarılır, kenar dikişi yapılır, satışa ve giyime hazır hale getirilir. Diğer ayakkabılarda ise bu özelliklerin çoğu bulunmaz. Yemeni sağlık açısından çok sıhhatli bir ayakkabıdır. Ayaklardaki mantar ve nasır oluşumunu ayak parmakları arasındaki pişikleri önler.
Yemeninin üst tabanı ile alt tabanı arasındaki kil, insan vücudundaki elektriği toprağa verir ve insan vücudunu rahatlatır.
Ayakta koku yapmaz. Çünkü gözenekli deriden yapıldığından teri dışarıya verir. Yemeniler renklerine, büyüklüklerine ve şekillerine göre adlar alır.
Renklerine göre ;
Siyah : Siyah yemeni, merkup, pantof, kulaklı. Mor : Annubi. Kırmızı : Gül şeftali ve nar çiçeği.
Büyüklüklerine göre :
Çocuk Yemenisi: Metelik, Küçük hasbe: 7 yaş için, Büyük hasbe: 9-10 yaş için, Vastani: 34-35 numara, Orta ayak : 36-37 numara, Zegender : 38-39 numara, Ges : 40-41 numara, Lorba : 42-43 numara, Uzger : 44 numara, Uluayak : 45 numara, Zelber : Daha büyük ve hiçbir numaraya uymayan yemeniye verilen isimdir.
Şekillerine göre :
Halebî: Daha ziyade köylüler tarafından kullanılır. Merkup: Daha çok durumu iyi olanlar tarafından kullanılır. Burnu sivri: Daha çok köylüler tarafından kullanılır. Kulağı uzun: Daha çok şehirde giyilir. Eğri simli: Gümüş telle işlemelidir.
ANTEP İŞİ EL İŞLEMESİ
Antep işi, beyaz kumaş üzerine iplik sayılarak ve çekilerek yapılır. Çekilmiş ipliklerin sarılması ve örülmesi ile ajurlar tamamlanır. Antep işlerinin hangi yıllarda başladığı kesin olarak bilinmemekle birlikte 1850'lerde ilk olarak Gaziantep'in köylerinde erkeklerin başlarına giydikleri terliklerin motiflerinin, şehirde daha ince kumaşlara işlendiği bilinmektedir. Bazı söylentilere göre de Gaziantep'te yaşayan azınlıklar tarafından yapılmış ve Avrupa piyasalarına sürülmüştür. Antep işi, ilk defa Antep ve çevresinde ev hanımları tarafından yapıldığı için bu adla adlandırılmıştır, İşlemelerin eski Türk işleme karakterini taşıması bu işlerin yerli halk tarafından yapıldığını göstermektedir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.] işi beyaz kumaş üzerine, beyaz, sarı, krem rengi ipliklerle çeşitli susma ve ajurlarla süslenerek işlenmektedir. Bu nedenle beyaz işler grubuna dahil edilmiştir. Günümüzde işleme tekniği bozulmadan sim, renkli iplikler ve yardımcı nakış iğneleri kullanılarak çok güzel işlemeler yapılmaktadır. Antep işinin iki temel unsuru susma ve ajurdur. Susma; kumaş ipliğinin sayılarak kumaşa işlenmesi, ajur ; kumaşta başlıklar yaratması için kumaş ipliklerinin kesilerek çekilmesidir. Antep işinin ajurları arasında örümcek yuvası, düz çitime, verev çitime, filtreli çitime ve örümcekli çitime türleri vardır.
Antep işi çekilen ve bırakılan iplik sayıları ve yapılışlarına göre 6 grupta toplanır.1.Grupta basit ajurlar, 2.Grupta kesilen iplik sayısı az, kalan iplik sayısı fazla ajurlar, 3.grupta kesilen iplik sayısı fazla kalan iplik sayısı az olan ajurlar gösterilir. 4. Grupta Çitime ajurları, 5. Grupta Kartopu, Örümcek ve badem iğneleri vardır. 6.Grupta ise tamamen fantezi iğneleri bulunur. Elbise ve bluz işlemelerinde, oda takımları ve yatak örtülerinde kullanılan motifler yapılmadan önce kenarlarının pekiştirilmesi gerekir. Antep işinde kumaş olarak Bursa keteni, mongol , birman, demor, Panama keteni, çuval, Rize bezi, opel krep, saten, yün, orlon, pamukaki, molima, rafya, ipek ve sim kullanılmaktadır.
Kuyumculuk
Altın kolay işlenen, yüksek değerli, paslanmaz metalik bir elementtir. Bilinen yazılı kayıtlara göre M.Ö. 3200 yıllarında Mısır darphanelerinde para olarak basılmıştır.
Anadolu'da ve Gaziantep yöresinde M.Ö. III. yüzyılda Romalılar döneminde altına rastlanmaktadır. Daha önceleri Orta Asya'da yaşayan İskit Türkleri'nin de (M.Ö. 1000'li yıllarda) altıncılıkla uğraştıkları bilinmektedir.
Türklerin müslümanlığı kabul etmeleriyle altın eşya yapımı azaldı. Gaziantep Cumhuriyet'ten önce il olmadığı için il merkezi olan Halep'ten getirilen altınlar burada satılırdı. Bu işi de Antep'te yaşayan Ermeniler yapardı. Gemolojist Nuri DURUCU'dan alınan bilgilere göre Dağlayan, Davoyan, Pancaryan, Nezaretyan aileleri Antep'te kuyumculuk yapan Ermeni ailelerinin en ünlüleriydi.
Bu ailelerin fertlerinin Kurtuluş Savaşı sonunda Türkiye'yi terketmesiyle birlikte kuyumculuk bölgede çok zayıflamıştır. 1918 yılında Medine'den gelen aslen Türkistanlı bir usta olan Sait TÜRKİSTANLI'nın gayretleriyle kuyumculuk mesleği yavaş yavaş yeniden canlanmaya başlamış, Sait TÜRKİSTANLI, ilk önce gümüşçülükle işe başlamıştır. Meslekle ilgili olarak yetiştirdiği ustalar arasında Şükrü Elbay, İbrahim Halil, Mehmet Fazlı, Kemal Serengil, Kırıkhan'lı Hilmi Aşur ve daha birçok ismi saymak mümkündür. Gene Nuri DURUCU'dan ve Gaziantep Kuyumcular Odasından alınan bilgilere göre Gaziantep'li kuyumcular; halka, renkli taşlı, yakut, zümrüt, firuze ve benzeri renkli taşlı yüzük, çöp, telkari, yılanlı, burmalı, çakma ve benzeri bilezik, kemer ve daha birçok çeşit altın takı imalatı yapmışlar ve talebe uygun olarak da yapmaya devam etmektedirler. Buna rağmen Cumhuriyet döneminde 1950'li yıllara kadar altın takılar genel olarak dışarıda imal ettirilip Gaziantep'te satılırdı.
Kuyumculuğun merkezi sayılan İstanbul ve diğer büyük illerde altından üretilen süs ve takılar, 18 ve daha düşük ayarlı altından, (yeşil altın) takılar üretilip satılırken, Gaziantep'te kuyumcuların ürettiği takılar 22 ayar denen ve 916 milyem olan altından imal edilmektedir. Özellikle son yıllarda Gaziantep'li imalatçılar ürettikleri mamullerine TSE belgeli olduğunu gösteren kendi damgalarını vurmaktadır. Bu işlem hem esnaf, hem de tüketici tarafından güven içerisinde Gaziantep altının, alınıp satılmasını sağlamıştır.
Gaziantep'li kuyumcu esnaf ve sanatkar 1972 yılında dernek olarak, 1976 yılından sonra da Oda olarak teşkilatlanmış olup, mesleklerini dayanışma içinde sürdürmektedir.
Bugün Gaziantep'te 400 civarında vitrin kuyumcusu 60 civarında imalatçısı ile odaya kayıtlı 568 kuyumcu, 500 civarında işyeri ve bu işyerlerinde çalışan 2000 civarındaki insanıyla Gaziantep ekonomisindeki yerini almıştır. Yapılmakta olan çalışmalarla Türkiye'deki yerini daha ileri noktalara getireceği görülmektedir.
Küpçülük
Gaziantep'te küpçülüğün başlangıç tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak çevrede bulunan çeşitli ören yerlerinde yapılan arkeolojik kazılardan, M.Ö. 6000-7000 yıllarında (Neolitik dönem) yörede seramikçiliğin olduğu anlaşılmaktadır. Gene yörede yapılan kazılarda M.Ö. 3000-1100 yıllarında (Tunç Çağı) topraktan yapılan kaplara bol miktarda rastlanmaktadır. Daha sonraki dönemlerde de bu tür malzemelerin yapıldığını gösterir parçalara rastlanmıştır. Kısacası insanların yöremizde yaygın olarak yaşamaya başladığı günlerden itibaren ilimiz ve çevresinde topraktan çeşitli eşyaların yapılıp kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Günümüzden 50-100 yıl kadar önce şehir çevresinde bulunan mağaralarda küp yapılan bir çok atölyenin ve atölyelerde çalışan ustaların ve işçilerin olduğu bilinmektedir.
Eski dönemlerde toprak eşyalar; Kap, kazan, tencere, kupa, küp ve benzeri saklama, pişirme ve servis kapları, diğer kullanımlar için çiçek saksısı, boru, tuğla, çatı örtüleri ve bunlara benzeyen malzemeler olarak üretilmiştir. Bakır, çinko, gümüş gibi madenlerin bulunması, kap ve kacak yapımında yeni malzeme ve tekniklerin keşfi, camın mutfak eşyası yapımında yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıyla topraktan yapma mutfak eşyaların kullanımı yavaş yavaş ortadan kalkmış ve bu nedenle küp ve toprak mutfak malzemesi üreten atölyeler birer birer kapanarak günümüzde bir kaç yaşlı ustanın mecburen yürütmeye çalıştığı bir meslek haline gelmiştir. Buna nazaran turizmin gelişmesi, el işçiliğinin az da olsa aranır hale gelmeye başlamasıyla Türkiye genelinde olduğu gibi bu işi yapan ustalar teknolojilerini de geliştirerek turistik hatıra eşyası ve şehirlerde park ve bahçelerde kullanılan saksı üretimini yapar hale gelmişlerdir.
[Yalnızca kayıtlı Üyeler Linkleri Görebilirler.]üp toprağı iki üç çeşit killi toprak ve silisin karışımından oluşur. Bu karışımın çok iyi yoğrularak çamur haline getirilmesi ve uzun bir süre dinlendirilerek mayalanması gerekir. Mayalı bu çamur çark denilen ayakla ve motorla çevrilen makinelerde istenildiği gibi şekillendirilir. Yapılacak malzemenin büyüklüğüne göre bir, iki veya üç parçadan yapılarak birleştirilip tek parçalı hale getirilir.
Biraz kuruması için güneşsiz ve rüzgarsız yerde bekletilir. Az kuruyan parçaların üzerinde tıraşlama ve temizlenmesi yapıldıktan sonra çizgileri çekilir. Desenler çizilecek ve başka şekiller verilecekse bu işlemlerde yapılarak yeniden kurumaya bırakılır.
Kurutma işlemi güneşli ve rüzgarlı bir alanda yapılırsa yapılan işlerin renklerinde ve formlarında bozukluklar ve çatlamalar olur. Toprak eşyaların kuruması havanın sıcaklığı ve malzemenin büyüklüğüne göre iki ile onbeş gün arasında değişir.
Kurutulan parçalar; pişirme fırınlarına, aralarından havanın sirkülasyonunu engellemeyecek şekilde yerleştirilir ve ısı yavaş yavaş artırılarak 900 ile 1000 derece arasında 9-10 saat pişirilir. Bu sürenin sonunda fırın söndürülür ve soğuması için beklenilir.
Soğuyan fırından çıkarılan parçalar su kabı, çiçek saksısı ve benzeri amaçlar için kullanılacaksa kullanıma hazır hale gelmiş demektir. Şayet sırlı küp yapılacak ise fırınlanıp soğutulmuş parçalar kurşun esaslı sırla kaplanır ve yeniden fırınlanarak soğuması beklenir. Bu şekilde yapılan küpler günümüzde daha ziyade turistik bölgelere, ilimizde turistik eşya satan dükkanlara ve saksı olarak imal edilenler de çiçekçilere satılır.